Gece yarısına doğru telefon çaldı. Derya, kocasının düzenli nefesi eşliğinde henüz yeni uykuya dalmıştı, telefonun keskin sesi onu irkiltti. Kalbi endişeyle hopladı — bu saatte iyi haber beklemezsin.
— Mehmet, — kocasını hafifçe dürttü. — Mehmet, uyan! Telefon.
Mehmet birden yatakta oturdu, ahizeyi kaptı. Derya, dikkatle onun yüzünü izledi — yüzü saniye saniye değişiyor ve bembeyaz oluyordu.
— Nasıl böyle… ne zaman? — diye kısık sesle sordu. — Evet…anladım. Hemen geliyorum.
Mehmet telefonu yavaşça bıraktı. Parmakları titriyordu.
— Ne oldu? — diye fısıldadı Derya, zaten tahmin ederek — geri dönüşü olmayan bir şey olmuştu.
— Ahmet ve Ayşe… — yutkundu. — Kaza. İkisi de… oracıkta vefat etmiş.
Odadaki ağır sessizlik yalnızca saatin tik taklarıyla bölünüyordu. Derya, kocasına bakıyor ve inanamıyordu.
Daha iki gün önce mutfakta hep birlikte oturup çay içmişlerdi, Ayşe yeni bir kek tarifini paylaşmıştı. Ve Ahmet, Mehmet’in üniversiteden beri en iyi arkadaşı, balıkçılık hikayeleri anlatıyordu.
— Peki ya Deniz? — diye birden hatırladı Derya. — Allah’ım, ya Deniz ne olacak?
— Evdeydi, — Mehmet aceleyle pantolonunu giyiyordu. — Gitmem lazım, Derya. Orada… kimlik tespiti falan gerekiyor. Ve her şey.
— Ben de geliyorum.
— Hayır! — Sertçe döndü. — Ece tek başına kalır. Onu gece yarısı korkutmanın anlamı yok.
Derya başını salladı. Kocası haklıydı — on iki yaşındaki kızlarını bu trajediye dahil etmenin bir anlamı yoktu. En azından şimdi.
Bütün gece uyumadı. Evde dolaştı, sürekli saate baktı. Uyuyan Ece’ye göz attı — yanağının altına elini koymuş, saçları yastığa dağılmış halde nefes alıyordu. Bu kadar masum, bu kadar savunmasız.
Mehmet sabaha karşı döndü — bitkin, gözleri kırmızı.
— Her şey doğrulandı, — yorgun bir sesle, koltuğa yığılırken söyledi. — Karşıdan… kamyonla çarpışmışlar. Hiç şansları yokmuş.
— Peki ya Deniz’e ne olacak? — diye sessizce sordu Derya, kocasına bir fincan sert kahve uzatarak.
— Bilmiyorum. Sadece köyde bir babaannesi kaldı. O da çok yaşlı, zor yürüyor.
Bir süre sessiz kaldılar. Derya, gri ve kasvetli bir şafakta dışarı bakıyordu. Deniz, Mehmet’in vaftiz kızı, Ece ile yaşıttı. Sarışın, sessiz kız, hep biraz geride dururdu.
— Biliyor musun, — dedi Mehmet yavaşça, — düşünüyorum da… Belki onu yanımıza almalıyız?
Derya ani bir dönüşle baktı:
— Ciddi misin?
— Neden olmasın? Evde yer var, boş oda var. Ben vaftiz babasıyım sonuçta. Çocuğu yetimhaneye mi bırakayım!
— Mehmet, ama bu… çok ciddi bir karar. Her şeyi düşünmemiz gerekiyor. Ece’ye de sormalıyız.
— Ne var bunda düşünecek? — masaya yumruğuyla vurdu. — Kız çocuksuz kaldı! Benim vaftiz kızım! Onu bırakıp, kendime nasıl bakarım!
Derya dudağını ısırdı. Tabii ki kocası haklıydı. Ama her şey çok hızlı, çok beklenmedikti.
— Anne, baba, ne oldu? — Ece’nin uykulu sesi ikisini de ürküttü. — Neden bu kadar erken kalktınız?
Birbirlerine baktılar. Gerçeğin anı, beklediklerinden daha öne geldi.
— Canım kızım, — Derya başladı, — otur. Sana… çok kötü haberlerimiz var.
Ece sessizce dinledi, sadece gözleri gittikçe büyüyordu. Babası Deniz’in onlarla yaşayacağını söylediğinde aniden ayağa kalktı:
— Hayır! — dedi sesini yükselterek. — İstemiyorum! Bırakın babaannesine gitsin!
— Ece! — diye çıkıştı Mehmet. — Nasıl böyle konuşabilirsin! Bunca acısı olan birine…
— Beni ilgilendirmez! — Kızın gözleri parladı. — Bu benim problemim değil! Onunla evi paylaşmak istemiyorum! Ve sizi de paylaşmak istemiyorum!
Mutfaktan kapıyı çarparak çıktı. Derya çaresizce kocasına baktı:
— Belki de acele etmemeliyiz gerçekten?
— Hayır, — kararlı bir şekilde yanıtladı. — Karar verildi. Deniz bizimle kalacak. Ece alışır.
Bir hafta sonra Deniz taşındı. Sessiz, solgun, sönmüş gözlerle. Neredeyse hiç konuşmuyordu, sadece sorulara başını sallayarak yanıt veriyordu.
Derya ona ilgi göstermeye çalışıyordu. Sevdiği yemekleri pişirdi, kelebek desenli yeni yatak örtüleri aldı.
Ece, Deniz’i demonstratif olarak görmezden geliyordu. Odasına kapanıyor, koridorda karşılaşınca sırtını çevirip geçiyordu.
— Bu şekilde davranmayı kes! — diye çıkıştı babası. — Biraz vicdanlı ol!
— Ne yaptım ki? — diye karşılık verdi Ece. — Sadece farkında değilim. Bu benim hakkım! Burası benim evim!
Evdeki gerginlik her geçen gün artıyordu. Derya, kızlar arasında gerilimi azaltmaya çalışırken, ama ne kadar çabalarsa işler o kadar kötüye gidiyordu.
Sonra küpeler kayboldu. Mehmet’in onuncu evlilik yıl dönümünde Derya’ya hediye ettiği pırlanta taşlı altın küpeler.
— Onu aldı işte! — dedi Ece, Derya kaybı fark ettiğinde. — Evde olmadığınızda yatak odanıza gittiğini gördüm!
— Yalan! — İlk kez Deniz ses çıkardı. — Hiçbir şey almadım! Ben hırsız değilim!
Ağlayarak odasına kaçtı. Mehmet kızgınca kızına baktı:
— Bunu bilerek mi yapıyorsun? Onu bu evden kovmak istiyorsun değil mi?
— Ama doğruyu söylemek zorundayım! — Ece ayağını yere vurdu. — O numara yapıyor! Bize acı çeken kız rolü oynuyor, ama aslında…
— Yeter! — Derya onu durdurdu. — Kavga etmeyelim. Küpeler bulunur. Belki ben bir yere koymuşumdur ve unutmuşumdur.
Ancak üç gün sonra kutudan bir yüzük kayboldu. Derya’nın annesinden kalan tek hatıra.
— Eee, bu da mı tesadüfen kayboldu? — diye alayla sordu Ece. — Yoksa hiçbir şey olmamış gibi mi yapacağız?
Oturma odasında, ellerini beline koymuş hâlde duruyordu — tıpkı küçük bir… fırtına gibi. ve kapıda duruyordu, dudaklarını ısırarak ve sık sık göz kırparak, sanki gözyaşlarını tutar gibi.
Derya bir kızdan diğerine bakıyordu. Ve günlerdir ilk kez bir şey anlamaya başladığını hissetti.
Derya, banyoda oturup bir şişe tentürdiyotla oynuyordu. Basit bir çözüm aklına tesadüfen gelmişti — Deniz’in kâğıttan kestiği yarayı pansuman ederken bu fikir aklına gelmişti. Tentürdiyot. Yalan kadar kalıcı ve gerçek kadar belirgin.
Herkes uyuduktan sonra, mücevher kutusunu çıkardı. Her bir yüzüğü, her bir küpeyi dikkatlice küçük bir noktalarla işaretledi.
— Ne yapıyorum ben? — karanlıkta mırıldandı. — Allah’ım, ne hale geldik…
Ertesi sabah kolye kayboldu. Masada sessizlik hâkimdi. Deniz kaşıkla yulaf ezmesini karıştırıyor, Ece pencereye bakarak kendini dış dünyadan soyutlamış gibiydi. Mehmet kasvetli bir şekilde kahvesini içiyordu.
— Kızlar, — Derya sakin konuşmaya çalıştı. — Bana ellerinizi gösterin.
İkisi de ona şaşkınlıkla baktı.
— Neden ki? — Ece kaşlarını çattı.
— Sadece gösterin.
İlk olarak Deniz ellerini uzattı — temiz, tek bir leke bile yok. Ancak Ece tereddüt etti.
— Göstermeyeceğim! — masadan kalkmaya çalıştı.
— Otur! — babasının sesi gümledi. — Hemen annenin ellerini göster!
Ece, dudağını ısırarak ellerini uzattı. Parmak uçlarında küçük yeşil noktalar parlıyordu.
Mutfağı sessizlik kapladı. Duvar saatinin tik takları, borularda suyun uğultusu, Mehmet’in ağır nefes alışı duyuluyordu.
— Sen… — öfkeyle nefesi kesildi. — Deniz’i suçladın, ama kendin…
Ece fırladı, sandalyeyi devirdi. Gözlerinde korku ve belki de utanç vardı?
— Sizden nefret ediyorum! — diye bağırdı. — Herkesten nefret ediyorum!
Kimse onu durduramadan, koridora fırladı. Kapıyı çarptı.
— Ece! — Derya peşinden koşmak üzereyken, Mehmet omzunun üzerinden onu tuttu.
— Bırak biraz dışarı çıksın, — dedi sert bir şekilde. — Davranışını düşünmeli.
Ancak saatler geçti, hala Ece geri dönmedi. Telefonu açmıyordu. Akşam karanlığı çöktüğünde, Derya yerinde duramıyordu.
— Polisi aramalıyız, — sesi titreyerek söyledi. — Hava kararıyor…
O sırada Deniz, gün boyu sessiz kaldıktan sonra birden canlandı:
— Galiba onun nerede olabileceğini biliyorum.
— Nereden biliyorsun? — diye şaşırdı Derya.
— Ben… bazı zamanlar gördüm. O, parkta eski çardakta oturmayı seviyor. Hani göletin olduğu yer.
— Neden daha önce söylemedin? — diye sordu Mehmet.
— Sormadınız, — diye omuz silkti Deniz. — Ben gidip getiririm. Tek başıma. Lütfen.
Derya, kocasıyla göz göze geldi. Deniz’in sesinde farklı bir şeyler vardı — yeni, tanıdık bir tını. Belki güven? Kararlılık?
— Git, — başını salladı.
Bir saat geçti. İki saat. Dışarıda alacakaranlık çökmüştü ki kapı çaldı.
İki kız kapıda duruyordu — saçları dağılmış, yanakları kızarmış. Ece’nin gözleri ağlamaktan şişmişti, ama artık bir öfke yoktu. Ve Deniz… Deniz ilk kez gülümsüyordu.
— Anne, — dedi Ece sessizce. — Özür dilerim. Ben… her şeyi geri vereceğim.
— Biliyorum, tatlım, — Derya, kızını kendine çekti. — Biliyorum.
— Sadece düşündüm ki… — Ece hıçkırarak konuştu. — Artık onu daha çok seversiniz. Onun kadar mutsuz olduğunda. Bense…
— Aptal, — birden Deniz dedi. — Aptalsın Ece. Aşkı çalabilir misin? Ya vardır ya yoktur, çalınmaz.
Derya, üvey kızına hayretle baktı. On iki yaşında bir kızda böyle bir bilgelik nereden geliyordu?
— Konuştuk, — Deniz, Derya’nın bakışını fark etti. — Uzun uzun konuştuk. Her şey hakkında.
— Ve biliyor musunuz? — Ece gözyaşları arasında gülümsedi. — O harika bir kız. Bizim Deniz. Tahmin ediyorum, o da “Harry Potter”ı seviyor! Ve satranç oynuyor! Anne, benim odamda kalabilir mi? Ne olur!
Derya bir yumrunun boğazına oturduğunu hissetti. İki kızı birden kucakladı, onları sımsıkı sardı. Evin derinliklerinden Mehmet’in burnunu büyük bir sesle çektiği duyuldu.
Daha sonra, kızları yatırırken, Derya onların fısıltılarını duydu:
— Dinle, sana ablacan diyebilir miyim? — Ece’nin sesi geldi.
— Tabi ki, — Deniz’in sesinde gülümseme vardı. — Ama bir şartla.
— Neymiş?
— Bana bileklik yapmayı öğretir misin? Seninkiler çok güzel oluyor…
Derya kapıyı sessizce kapattı. Mutfakta Mehmet onu bekliyordu — iki kadeh ile birlikte.
— Biliyor musun, — düşünceli bir şekilde, şarabı dökerken, — Peki ya Ahmet ve Ayşe şimdi mutlu oluyorlardır eminim. Yukarıda, cennette.
— Öyle mi dersin? — kadehi aldı.
— Eminim. Onların kızı evde. Ailede. Ve artık bir kız kardeşi var.
Dışarıda yıldızlar parlıyordu. Uzaklardan köpeklerin havlaması duyuluyordu. Küçük odada ise, daha düne kadar birbirine yabancı olan iki kız, kızsal sırlarla fısıldaşarak gerçek kardeş olmaya başlıyordu.




