Hayat bazen kalbinizi durduran, ama sonra kurtuluşunuzun bu olduğuna sizi düşündüren dönemeçler sunar. Acının içinde, kan bağından daha güçlü bir sevgi doğabilir. Bu hikaye ihanetle başlasa da aslında ihanetle alakalı değil. Kırılmış olan şeyden nasıl bir bütün yaratılacağına dair bir hikaye bu.
Adım Elif, Tarsus’tanım. Şu an 53 yaşındayım. Hikaye başladığında, 33 yaşındaydım—iki kız çocuğuyla boşanmış bir kadındım, sorumluluklarımla boğulmuş ve hayatın bana hala güzel bir şeyler sunabileceği umuduyla yaşıyordum.
Ve o zaman yoluma Ahmet çıktı. Dul bir adamdı. Eşi ölmüştü, geriye küçük bir kız çocuğu — Zeynep — bırakmıştı. Zeynep, resimden çıkmış bir melek gibiydi: kıvırcık sarı saçları, kocaman mavi gözleri, hüzünlü ve dikkatli bakışları vardı. Ahmet sessiz, ciddi ama saygıdeğer birine benziyordu. Onda sadece bir erkek değil, aynı zamanda desteğe ihtiyacı olan birini görüyordum.
Birlikte yaşamaya başladık. Ona evimin ve kalbimin kapılarını açtım. Kızlarım Zeynep’i kardeşleri gibi kabul ettiler. Ahmet içki içmez, bağırmaz, olay çıkarmaz ve çocukları “kendi çocuğu” ve “başka çocuğu” olarak ayırmazdı. Her şeyin iyi gideceğini düşünüyordum. Belki birdenbire değil, ama zamanla gerçek bir aile olacaktık.
Ahmet, iş konusunda pek şanslı değildi. Bir ay biraz para getirirken, bir diğerinde neredeyse hiç getirmezdi. Ama bir evimiz vardı, maaşım masrafları bir şekilde karşılıyordu ve hep birlikte dayanıyorduk. İyimser kalmaya çalışıyordum.
Sonra Almanya’ya gitmek istediğini söyledi. Orada bir arkadaşı olduğunu, ona iş vaat ettiğini anlattı. Para kazanacak, sonra bizi de yanına alacaktı. Tereddüt ettim, ikna etmeye çalıştım ama o çok kararlıydı. Sonunda razı oldum.
O gitti ve Zeynep yanımda kaldı. İlk haftalarda iki kez aradı — farklı numaralardan, farklı şehirlerden. Sonra sessizlik. Telefonu yanıt vermiyordu, sözde arkadaşı da ortalıkta yoktu.
Ve böylece — basit ve acımasız bir şekilde — Ahmet bana kızını bıraktı. Bir miras gibi. Sadece geçici bir yük olduğunu söylediler. Yeni bir hayat kurmak için gitti, aile dediği insanları unuttu.
Ama biliyor musunuz? Kızgın değilim. Çünkü bu vesileyle, hayatımın bir parçası olan ve kalbimin merkezi haline gelen muhteşem Zeynep’e sahip oldum.
Zeynep ilk başlarda babasını özledi. Fakat benim çocuklarımın da babasız büyüdüğünü görünce, yaşananları daha çabuk kabullendi. Küçük bir kadın takımı olduk. Hayatta kalan, gülen, ağlayan, çalışan ve birlikte hayal kuran dört kadın.
Çalışmaya devam ettim, aynen eskisi gibi. Büyük kızım okuldayken çalışmaya başladı. Küçük olan onu takip etti. Ve Zeynep — küçük, güneş ışığımız — evde bana yardım etti, derslerini yaptı, hep yanımızdaydı. Birlikte dayandık.
Yıllar geçti. Büyük kızım İtalya’ya taşındı, orada evlendi ve bir çocuk sahibi oldu. Küçük kızım Varna’ya, sevdiği adamın yanına taşındı. Zeynep ise benimle kaldı.
O şimdi 27 yaşında. Güzel, zeki, kararlı bir kadın. Ne istediğini biliyor ve onu azimle, iyilikle elde ediyor. Başkalarının üzerinden başarıya ulaşmıyor, ama hedefine her zaman ulaşıyor. Onunla gurur duyuyorum.
Geçenlerde şöyle bir şaka yaptım:
— Biliyor musun Zeynep, babana kızgın değilim.
O da cevap verdi:
— Ama kızman gerekirdi, anne.
Gülümsedim:
— Hayır, gerekmezdi. Çünkü o bana seni bıraktı. Ve bu, hayatında yapabileceği en iyi şeydi.
Zeynep sıklıkla, sevgiyi hak ettiğimi söylüyor. Bir kez daha denememi öneriyor. Şaka yollu:
— Anne, artık kendine uygun bir adam bul, ben de onu seveyim. Önemli olan senin mutlu olman, diyor.
Ona bakıyorum ve anlıyorum ki: Ben zaten mutluyum. Çünkü hayatta erkekler bana sadece acı getirdiyse de, kızları bana ışık sundu.
Ve bana sorsalar, bunun neye yol açacağını bilerek her şeyi yeniden yapar mıydın diye, cevabım ‘evet’ olurdu. Bin kere evet. Çünkü kader bazen mutluluğu şık bir pakette getirmez. Bazen bu mutluluk gözyaşları içinde kalmış, ruhunuzun kapısına bırakılmış bir kız çocuğu olarak gelir. Ve kalbinizi açarsanız, o size ait olur.
Zeynep benden kan bağıyla değil, ama sevgiyle gelen biri. Ve bu, inanın bana, çok daha değerli.




