Bizde huzurevi yok, ona burada ihtiyacım yok…
Bu şaşırtıcı hayat hikayesini köyde sık sık ziyaret ettiğim babaannem anlattı. Bir gün uzun süre görüşemedik, çünkü iki yıl yurtdışında çalıştım. Türkiye’ye döndüğümde ilk işim canımdan çok sevdiğim babaanneme gitmek oldu.
Köyde birkaç gün geçirdikten sonra fark ettim ki, henüz karşı evde yaşayan babaanemin komşusu Meryem Hanım’ı hiç görmemişim. Her zaman bu duyarlı ve yaşlı kadını severdim. Büyük iş kadınıydı.
– Babaanne, komşun Meryem Hanım nerede? Bir hafta oldu, hiç uğramadı. Başına bir şey mi geldi? diye sordum endişeyle.
Babaanne şaşkınlıkla bana baktı.
– O, bir yıldan fazladır huzurevinde yaşıyor, dedi ve hatırlayıp ekledi, – Aa, sen bir şey bilmiyorsun tabii. Dinle o zaman.
Ve bu hikayeyi babaannem anlattı. Dediğim gibi, Meryem Hanım hep çalışkan bir kadındı, elinden iş düşmezdi. Köydeki kimse onu boş dururken görmemiştir. Bazen bahçeyle uğraşır, bazen ineği sürüden alır, bazen de yarım köye börek yapıp ikram ederdi. Sabahın erken saatlerinde iki kova kiraz ile otobüse yetişmeye çalışırdı. Taze sebzeler, meyveler, yeşillikler, tavuk yumurtaları, keçi kılından şallar, yoğurt, peynir– aklınıza ne gelirse ilçe merkezine götürüp pazarda satardı. Ve her bir lirayı, kuruş kuruş biriktirip bisküvi kutusuna koyardı.
Kendisi için biriktirmiyordu. Zaten neye ihtiyacı vardı ki? Tek oğlu Barış’a, gelini Zeynep’e, torunu Ayşe’ye… Oğlu ve eşi şehirde yaşıyordu, üç saatlik mesafede, annelerini düzenli olarak ziyaret ederlerdi. Bahçeyle ya da hayvanlarla pek ilgilenmezlerdi, ama köy yiyeceklerini toplamaya gelirlerdi. Bazen arabanın bagajını öyle doldururlardı ki tekerlekler çökerdi.
Yıllar geçtikçe Meryem Hanım yaşlanmaya, hastalanmaya başladı. Bir gün sırtı ağrıdı, bir gün bacakları güçlükle hareket etti, bir gün elleri radyal ağrılarla doldu ve tansiyonu hızla yükselmeye başladı. Yavaş yavaş tüm hayvanlarını verdi, bahçesinde sadece birkaç arazi bıraktı, geri kalanını da komşulara patates ekmeleri için verdi. Oğlu Barış daha seyrek gelmeye başladı. Gelini Zeynep ise diyor ki, köy annesinden alacak bir şey kalmadı diye tamamen gelmez olmuştu.
Meryem Hanım’ın bir süredir görme yetisi hızla azalmaya başladı ve korktu. Oğlunu arayıp onu şehirdeki doktorlara göstermesini rica etti. Barış geldi, annesini aldı.
Zeynep kayınvalidesini görmekten pek memnun değildi ama bunu belli etmedi. Yoldan ferahlamak için onu davet etti, yemek yedirdi. Barış annesine tam bir muayene yaptırmayı teklif etti. Hastanede tüm günü geçirdiler, sonra ilaç almak için eczaneye gittiler…
Köye dönmek için artık çok geçti. Gelin Zeynep, Meryem Hanım’ın geceyi onların evinde geçireceğini öğrendiğinde, memnuniyetsizliğini saklayamadı. Mutfakta akşam yemeği hazırlarken tabakları öyle bir tıngırdattı ki, neredeyse kulak zarları patlayacaktı. O sırada yaşlı bir komşu onları ziyarete geldi. Konuğu görünce sevindi:
– Meryem Hanım! Uzun zamandır sizi burada görmüyorduk. Yarın mı ayrılıyorsunuz? Hadi gelin bende bir çay içelim, yaşlılar gibi oturalım.
Annesini komşuya götüren Barış, mutfağa eşinin yanına döndü.
– Ne yapıyorsun Zeynep? Annem yokken seninle konuşmak istedim.
– Söyle? – Zeynep, bu konuşmadan pek hoşlanmayacağını belli etti.
– Annem gerçekten yaşlandı, dedi kocası tereddütle, – Hastanedeyken neler çıktı neler. Bacakları öyle ağrıyor diyor ki, zor yürüyor.
– Genç değil ki koşsun! Ne istiyorsun? Bu yaşlılıkla ilgili.
– İşte ben de öyle düşünüyorum, dedi Barış sevinçle, – Üç odalı bir dairemiz var. Ayşe kocasıyla İstanbul’da yaşıyor, buraya döneceklerini sanmıyorum. İşte…
– Dur, ne söylemeye çalışıyorsun? – Zeynep havuç doğramayı bile bıraktı, – Onu buraya almak mı istiyorsun? Zihnini mi kaybettin? Dairemiz üç odalı ve ne olmuş yani? Ama huzurevi değil, Barış.
– Bu arada, bu dairenin bir kısmı annenin her yaz sattığı kiraz ve çileklerden alındı, dedi Barış acı bir şekilde.
– Beni bu yüzden mi suçluyorsun? diye hiddetlendi karısı, – Annen yabancı insanlara yardım etmedi, öz oğluna ve torununa etti.
– Zalim bir kadınsın Zeynep, diye iç çekti kocası üzgün bir şekilde, – Anneyi yanımıza alırız, mutlu mesut yaşarız diyordum. Onun evini nasıl sağlam, yıllık bir şekilde tamir ettiririz, büyük fiyat alabiliriz, araba değiştirebiliriz, tatile Bodrum’a gideriz…
– O evi boğazında kalsın! – diye bağırdı Zeynep, – Bir haftalık tatile çıkarız, sonra da ben on yıl onun arkasını mı toplayacağım?! Kendine köle mi arıyorsun?
– Ne diyorsun sen, aptal mı? – Barış sinirle bağırdı ve aniden kapıda Meryem Hanım’ı gördü.
Mutfakta öyle bir sessizlik oldu ki, sanki herkes sağır olmuştu.
– Anne, ne zamandır buradasın? – diye kekeledi oğlu.
– Daha yeni girdim, diye tatlı bir gülümsemeyle cevapladı annesi, – Gözlüklerimi alıp, yukarıda Hacer teyze ile albüm bakacaktık. Evet, unutmadan, sizi uyarmak istedim, bir ay içinde huzurevine geçiyorum, eşyalarla bana yardım etsen iyi olur.
Barış tek kelime edemedi. Ancak eşi şu işe girişti:
– Tabii, yardım ederiz, elbette. Ben de geleceğim ve ne gerekiyorsa yükleyip taşırız. Çok doğru karar verdiniz. Akranlarınızla birlikte yaşamak daha eğlenceli olur.
…Barış’ın annesini getirdiği huzurevi farklı duygular uyandırmıştı. Personel harika, müdür canayakın ve içten biriydi. Yaşlılara çok iyi ve sıcak davrandıkları hemen belli oluyordu. Ancak huzurevinin binası uzun zamandır onarım gerektiriyordu, koridorlardaki döşemeler yıpranmış, camlar soğuk üflüyor, dinlenme odasındaki kırık televizyon ve diğer eşyalar pek işe yaramıyordu.
Meryem Hanım’ın odası küçük ve nemliydi. Yatak ezilmiş, sandalyeler devrilmişti. Ama annesi memnuniyetsizliğini belli etmedi.
– Sorun yok, anne, diye neşeyle söyledi Barış, – Sana burada öyle bir onarım yapacağım ki herkes kıskanacak. Tatilde yaparım. Hadi, canın sıkılmasın, yakın zamanda ziyaret ederiz. Misafir bekle.
Barış sözünü ancak altı ay sonra hatırladı. Zeynep, anne evine bir şeyler yapmaları gerektiğini hatırlattığında oldu. Şimdi yazdı ve satmanın tam zamanıydı.
… Müdür, nadir gelen misafirleri hiçbir şeyle suçlamadı. Meryem Hanım’ı çok sıcak bir şekilde anlattı.
– İkinci kata çıkmadan önce dinlenme odasına uğrayın. Belki de anneniz orada arkadaşlarıyla televizyon seyrediyordur. Haydi, ben size eşlik edeyim.
Annesinin dinlenme odasında olmadığını gördüler. Etrafa hızlıca bakan Zeynep hayrete düştü.
– Vay! Buraları ne kadar güzelleştirdiniz. Yeni koltuklar, televizyon tüm duvarda. Her yer çiçekler dolu. Harika! Bu onarım çok pahalıya mal olmuştur.
– Annenize teşekkür ederiz, -diye tebessüm etti müdür.
– Anneme mi? – Barış şaşırmıştı, – Bu nasıl mümkün olabilir?
– Buranın tüm bu güzellikleri onun sayesinde yapıldı.
– Bu kadar çok parayı nereden buldu? – Zeynep güldü, ardından şaşkına döndü, – Barış? Yoksa evi mi sattı?
… Meryem Hanım, öfkeli akrabalarını, suçlamalar ve bencillikle dolu gördüğünde, sükunetle gülümsedi.
– Neden telaşlanıyorsunuz? Kendi evimi sattım, sizin değil. Hakkım var. Burada iyi, sıcak ve eğleniyorum. Güzel insanların mutlu olmasını istedim.
Yaşlı kadın, öfkeden kızarmış Zeynep’e bakarak ince bir tebessümle konuştu.
– O evi satmak ve insanları sevindirmek, onunla boğuşmaktan daha iyi, değil mi Zeynep?
Zeynep gözlerini indirdi ve hızla dışarı çıktı. Artık hiçbir şeyi değiştiremezdi…




