60 yaşımda hayatımda yeni bir sayfa açmaya ve gençlik aşkımla kaçmaya karar verdim
Altmış yaşıma geldiğimde, her adımın ölçülüp biçildiği uzun on yıllardan sonra, hayatımın en çılgınca kararını verdim. Ailem dahil her şeyi – sessiz bir Anadolu kasabasındaki alışılmış dünyamı, sıcak evimi – geride bırakarak yıllar önceki ilk ve en saf aşkıma gitmeye karar verdim. İçimde bir fırtına gibi olgunlaşan bu karar, sonunda patlayarak tüm şüpheleri silip süpürdü.
Oturma odasındaki eski bir koltukta, yıpranmış bir siyah beyaz fotoğrafı sımsıkı kavramış şekilde oturuyordum. Fotoğrafta, Erkan’la birlikte durmuş, genç, üşümüş ama mutluluktan parlayan, kış manzaralı bir parkta sarılmıştık; sanki dünya bize aitti. Dışarıda altın rengi sonbahar yaprakları yere düşerken zamanın acımasızca aktığını, hayatın parmaklarımızdan kayıp gittiğini hatırlatıyordu.
Eşimle, aynı çatı altında yaşayan iki yabancıya dönüşmüştük çoktan. Çocuklarımız büyümüş, kendi kanatlarıyla uçmuşlardı; artık onların neşeli sesleri evimizi doldurmuyordu. Bir gece hırsızı gibi sessizce, fark edilmeden gidebileceğimi düşünüyordum; kalplerini kırmadan, hayatlarının düzenine kaos getirmeden. Ama dürüstlüğüm, benim her zaman sığınağım, yalan söylememe izin vermedi. Gerçeği söylemek zorundaydım, hatta bu gerçek hepimizi yaksa bile.
— Anne, iyi misin? — Kapıda kızıma, Elif’e baktım; yüzümdeki gergin ifadeyi ve elimdeki fotoğrafı görünce onun şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu.
— Elif, oturur musun? Seninle konuşmam lazım. Bu önemli, — dedim, sesim titreyerek, sakin görünmeye çalışmama rağmen.
Karşılıklı oturduk ve her şeyi bir itiraf gibi anlattım. Yıllar sonra Erkan’ı tesadüfen nasıl bulduğumu, küller altındaki duyguların nasıl yeniden alevlendiğini, alışkanlıkların kafesinde artık yaşamak istemediğimi anlattım. Bağırışlar, gözyaşları, suçlamalar bekliyordum ama Elif, acı ve anlayışın garip bir karışımıyla bana bakarak sessiz kaldı.
— Anne, seni tamamen anladığımı söyleyemem… Ama son aylarda nasıl canlandığını görüyorum. Eskisi gibi gülümsüyorsun, — dedi sessizce, soğuk ellerimi kavrayarak.
Onun sözleri karanlıkta bir ışık gibi geldi ama daha zorlu bir savaş bekliyordu — eşimle konuşmak. Tüm cesaretimi topladım ve karşısına oturdum, yorgun gözlerine bakarak. Sözcükler, taşlar gibi ağır ağır düştü: Erkan’dan bahsettim, gitme kararımı anlattım, artık rol yapamayacağımı söyledim. Önce sessiz kaldı — sessizlik o kadar yoğundu ki kalbimin atışını duyabiliyordum. Sonra, zorlukla kelimeleri seçerek, söyledi:
— Geçirdiğimiz her şey için sana minnettarım. Git ve mutlu ol.
Sesinde öfke yoktu, sadece acı ve yorgunluk. Bu benim içimi acıtıyordu ama geri dönmeyeceğimi biliyordum.
Valizimi toparlayıp, hayatımın büyük bölümünün geçtiği evden çıktım. Bildik duvarlara, çocukların oynadığı bahçeye, eski hayatımın silindiği pencereye son bir kez bakarak eşiği geçtim. Veda acısı kalbimi sıkıştırdı ama aynı zamanda heyecanla çarpıyordu. Gençlik rüyam olan insana, yılların ayrılığına dayanan aşka doğru bilinmezliğe gidiyordum. Yeni başlangıç kolaylık vaat etmiyordu — önümüzdeki zorlukların, eleştirilerin, yabancı gözlerdeki yalnızlığın farkındaydım. Ama ruhum çoktan seçimini yapmıştı ve beni geçmişte tutan her şeyi geride bırakarak ileri adım attım. Bu benim kaçışım, isyanım, yaşam boyu beklediğim mutluluğun umuduydu.




