«Babaanne, annem seni huzurevine vermemiz gerektiğini söyledi.» Anne babamın konuşmasını dinledim — bir çocuk böyle bir şeyi uyduramaz.
Fatma Hanım, Smolensk yakınlarındaki küçük kasabanın sokaklarında torununu okuldan almak için yürüyordu. Yüzü neşe ile parlıyor, topukları asfalt üzerinde gençlik yıllarındaki gibi tıkırdıyordu, o zamanlar hayat sonsuz bir melodi gibi görünüyordu. Bugün onun için özel bir gündü — nihayet kendi evinin sahibi olmuştu. Aydınlık, geniş bir odalı yeni bir apartman dairesiydi, yıllardır hayalini kurduğu. Yaklaşık iki yıldır her kuruşunu biriktirerek para toplamıştı. Köydeki eski evi satmak sadece meblağın yarısını karşılayabildi, geri kalanını kızı Nermin eklemişti. Fatma Hanım, yemin etmişti ki, borcunu geri ödeyecekti. Yetmiş yaşındaki dul bir kadın için maaşının yarısı yeterliydi, ama gençler — kızı ve damadı için para daha gerekliydi, çünkü onların tüm hayatları önlerindeydi.
Okulun girişinde onu torunu Elif bekliyordu, örgülü ikinci sınıf öğrencisi. Kız hemen babaannesine doğru koştu ve birlikte eve doğru yürümeye başladılar, küçük mevzulardan konuşarak. Sekiz yaşındaki Elif, Fatma Hanım’ın hayatının ışığı, en büyük hazinesiydi. Nermin, otuz dokuz yaşında onu doğurmuş ve o zaman annesinden yardım istemişti. Fatma Hanım, her köşesi geçmişi hatırlatan köy evini bırakmak istememişti ama kızı ve torunu için her şeyden vazgeçmişti. Daha yakın bir yere taşınmış, Elif’in okuldan alınmasını, akşam kadar ona bakmayı üstlenmişti, ta ki anne ve babası işten gelene kadar, sonrasında ise kendi küçük ve rahat evine çekiliyordu. Evi Nermin’in üstüne yapmışlardı — her ihtimale karşı, çünkü yaşlılar kolay kandırılırdı ve hayat öngörülemezdi. Fatma Hanım buna itiraz etmemişti: Bu, onun gözünde sadece bir formaliteydi.
— Babaanne, — aniden Fatma Hanım’ın düşüncelerini böldü Elif, büyük gözleriyle ona bakarak, — annem babama seni huzurevine vermemiz gerektiğini söyledi.
Fatma Hanım, sanki buz gibi su dökülmüş gibi donakaldı.
— Hangi eve, canım benim? — diye sordu, iliklerine kadar işleyen bir soğukluk hissederek.
— Hani, yaşlı teyzelerle amcaların yaşadığı yer var ya. Annem babama, orada canın sıkılmaz dedi, — Elif sessizce konuştu ama her kelimesi çekiç gibi vuruyordu.
— Ben oraya gitmek istemem ki! Daha çok bir kaplıcaya gider, dinlenirim, — dedi Fatma Hanım, sesi titredi, kafasında bir girdap dönmeye başladı. Bunu bir çocuktan duyduğuna inanamadı.
— Babişko, lütfen anneme söylediğimi belli etme, — diye fısıldadı Elif, ona sarılarak. — Onların gece konuşmasını duydum. Annem, bir teyzeyle anlaştıklarını söyledi ama seni şimdi değil, ben biraz büyüyünce alacaklarmış.
— Ben de söylemem güzelim, — diye söz verdi Fatma Hanım, evin kapısını açarak. Sesi titriyor, bacakları titriyordu. — Kendimi iyi hissetmiyorum, başım dönüyor. Biraz uzanacağım, sen de değiştir üstünü, tamam mı?
Kendini kanepeye attı, kalbi hızla atıyordu, gözlerinin önünde her şey bulanıklaşıyordu. Çocuk sesiyle söylenen bu kelimeler, dünyasını paramparça etmişti. Bu gerçekti — korkunç, acımasız bir gerçek, ki bir çocuk bunu uyduramazdı. Üç ay sonra Fatma Hanım eşyalarını topladı ve köyüne geri döndü. Şimdi orada bir ev kiralıyor, yeni bir ev için para biriktiriyor, bir dayanak bulabilmek adına. Eski arkadaşlar ve uzak akrabalar ona destek veriyor ama içi boş ve acı dolu.
Bazıları onu suçluyor, arkasından fısıldıyor: «Kendi suçu, kızıyla konuşmalıydı, her şeyi öğrenmeliydi.» Ama Fatma Hanım kendi bildiğini okuyor.
— Çocuk böyle bir şey uyduramaz, — boşluğa bakarak kararlılıkla diyor. — Nermin’in davranışları her şeyi açıklıyor. Aramadı bile, neden gittiğimi sormadı.
Galiba kızı her şeyi anladı ama susuyor. Ve Fatma Hanım bekliyor. Telefonu, bir açıklama, tek bir kelime, ama kendisi aramıyor — gurur ve kırgınlık onu zincirlemiş gibi. Kendinde suç bulmuyor ama bu sessizlik, ihanet, en yakınlarından gelen bu ihanet kalbini parçalıyordu. Ve her gün kendine soruyor: Gerçekten, bu mu kaldı sevgisinden ve fedakarlıklarından? Gerçekten, yaşlılığı yalnızlık ve unutkanlıkla mı geçecek?




