Nataşka’yı onkolojiden kuzeni Elif alıyordu. Elif, başarılı bir ressam. Oldukça açık sözlü, iyi kalpli, neşeli bir insan, asla çarpık konuşmaz, bir şey saklamaz. Bu yüzden Nataşka’yı koluna girerek arabaya yönlendirdiğinde hemen her şeyi olduğu gibi anlattı:
– Nata, bak işte… şey, senin Vahit başka biriyle yaşıyor, ama sen üzülme. Kalacak yerin var. Seni yalnız bırakmam, elimden geleni yaparım.
Nataşka ameliyattan, birkaç kemoterapi küründen sonra, kel, zayıf ve solgun bir halde yürüyordu ve düşünüyordu: herhalde klasiklerde yazdığı gibi, bu durumda bayılmak, ağlamak, saçını yolmak gerekir, ama zaten saçı kalmamıştı.
Elbette, bayılmış taklidi yapıp su birikintisine düşebilirdi, ama Elif’in ona giydirdiği beyaz paltoyu kirletmeye kıyamıyordu, çünkü sonbahardı ve hava soğuktu.
Arabada sıcaktı, ama Elif, kardeşini kürk bir battaniyeye sardı, kemerle bağladı ve onu yeni bir hayata doğru sürdü. Yol boyu Elif, Nataşka’ya açıkladı:
– Kendime iki yıl önce bir ev aldım. Yazın orada yaşar, resim yaparım diye düşünmüştüm ama kalınca anladım ki bana göre değil. Konfora, büyük mağazalara, kalabalığa alışmışım.
Sessizliği hiç sevmiyorum. Dün oradaydım, ısıtma çalışıyor, su akıyor, geri kalanı sana kalmış. Bir bakkal var ama her şeyi getirdim sana. Ziyaret edeceğim seni.
Bahçede büyük bir kızıl köpek oturuyordu. Pofuduk kuyruğunu çılgınca sallayarak Nataşka’ya yaklaştı ve burnunu dizlerine dayadı. Nataşka, tüyleri dağılmış kızıl kafayı okşadı ve Elif’e sorgulayıcı bir bakış attı.
– Nata, onu dün barınaktan aldım. Bir dosta ihtiyacın var. Nasıl tek başına burada olacaksın? Endişelenme, ona bir aylık mama aldım. Beraber daha eğlenceli olur. Adı Cemil.
İki katlı küçük evde sıcaktı. Yemek odasının ortasında konserve, baklagiller, makarna, un, bisküvi dolu kutular duruyordu.
– Kendin çözersin, böylece neyin nerede olduğunu bilirsin. Buzdolabı dolu. Dolapta dört mevsime uygun kıyafetler bulacaksın, bedenimiz aynı. Hadi, Nata, çay içip gideceğim.
Paltosunu giydikten sonra Elif, Nataşka’nın yanına geldi, gözlerine bakmaya çalıştı. Ama Nataşka, bakışlarını kaçırdı.
– Nata, bu köpek üç yıldır kafeste kalmıştı. Kimse onu almamış, büyük ve artık genç değil. Her şeyi anlıyorum: senin için zor, kötü ama ben varım yanında. Köpeğin de sen olacaksın. Hayata geri dönebilmek için bir şeye tutunmamız lazım. Vahit’i unut gitsin.
Her şey yoluna girecek. Ayrıca – burası senin evin, her şeyi üzerine yaptırttım, arazi de ev de. Belgeler yatak odasında, para da orada. Nata, haydi yaşamalıyız! Bir hafta sonra gelirim, bir şey olursa ara.
Elif, Nataşka’yı öptü ve ayrıldı…
Hava kararmıştı, ama o hala ayaklarını kıvırarak koltukta oturuyor ve başını dizlerine yaslıyordu. Önce ağladı, sonra kendi kendine ne kadar şanssız olduğundan bahsetti, ardından Elif’i buraya köpeği de getirdiği için suçladı. İşte yatacağım ve öleceğim, yaşamaya gücüm yok. Ya köpek? Yazık. Bari besleyeyim.
Nataşka montunu giydi, aynada kel kafasına baktı ve “Köpeği ürkütmeyelim, onun suçu yok” diyerek şapkasını taktı. Mamayı buldu, kap içine döktü ve dışarı çıktı.
Cemil, mamayı yedikten sonra kabı yalamaya başladı, sonra Nataşka’nın yüzündeki tuzlu gözyaşlarını yaladı, yanında verandanın basamağına yattı ve başını onun dizlerine koydu.
Gece karanlık gökyüzünde, parlak dolunayın etrafında yıldızlar belirmeye başladı, gittikçe artıyordu. Nataşka, Büyük Ayı’yı buldu, ona gülümsedi ve öpücük gönderdi. Sonra köpeğe sarıldı ve dedi ki:
– Tamam, Cemil, yarın sana güzel bir pilav yaparım. Etli.
Bütün hafta boyunca Nataşka, sabahları aynada kendisini gördüğünde irkiliyor ve diyordu ki:
– Yaşam…
Ve bazen düşünüyordu: bu hayata devam mı etmeli? Kime lazımım? Ama o sırada gözü, şöminenin yanındaki yatağında kıvrılmış yatmakta olan Cemil’e takılıyor ve Nataşka karar veriyordu: tamam, biraz daha yaşamaya devam edeceğim.
Bu konuda olumlu bir kararı Nataşka’ya, bir hafta sonra, söz verdiği gibi gelen Elif aldırttı. Elinde bir kutuyla içeri girdi, onu kanepeye koyarak dedi ki:
– Peki, Nata, bunları nereye koyacağız? Sokak kedisi, inanabiliyor musun, apartmanda doğum yapmış, üşürler! Mama da getirdim…
Kutuda zayıf bir kızıl kedi, iki küçük yavruyu bacaklarıyla sarıyordu. Akşam Elif ayrılıyordu. Kapı eşiğinde biraz durdu, sonra palto cebinden bir kağıt parçası çıkardı ve kardeşine uzattı:
– Nata, şey… Vahit geldi, seni sordu. Söylemedim. İşte onun yeni telefon numarası. Sen bilirsin.
Nataşka, Elif’i arabaya kadar uğurladı, arkasından el salladı ve eve geri döndü. Kediyi okşadı:
– Adın Mırmır olsun. Sana şimdi süt vereceğim. Her şey yoluna girecek.
Şöminenin yanından geçerken kağıdı ateşe attı…




