Kız kardeşim her zaman sevgiyle büyütüldü, ama ben ailem için gençlik hatasıydım…
Hatırladığım kadarıyla, kendi ailemde hep yabancı gibi hissederdim. Bana hiçbir zaman sebepsiz yere sarılmazlardı, nasıl olduğumu sormazlardı, övmezlerdi ya da savunmazlardı. Annem açıkça, “Sen planlanmamıştın. Babana sadece sen olduğun için evlendim. Onunla birlikte yaşamayı bile düşünmüyorduk, ama zorunda kaldık,” derdi. Bu sözleri çocukluğumdan beri duyardım. Ruhumu yakar, derin yaralar açardı.
Üç yaşındaydım, evimize Ayşe geldiğinde. Kız kardeşim Ayşe, en başından beri ilgi, sevgi ve şefkatle büyütüldü. Ona en güzel elbiseler, en renkli oyuncaklar, en güzel yiyecekler verilirdi. Canı istediğinde dondurma parası ister, hemen verilirdi. Kapris yapar, kırar döker, ona sadece gülümserlerdi. Peki ya ben? Daima dikkatli olurdum. Bana hiçbir şey yapılmazdı. Durup dururken azar işitirdim: “Utan! Bak Ayşe ne kadar akıllı, sen ise…”
Hep gölgede büyüdüm. Evde herkesin el üstünde tuttuğu mavi gözlü meleğin gölgesinde. Küçüklüğümden beri olgun olmak zorundaydım. Okulda kendimi savunurdum, derslerimi kendim çalışırdım, dertlerimi kendi başıma hallederdim. Kimse içimde neler olup bittiğini merak etmezdi. Görünmez olmuştum.
Yirmi yaşıma geldiğimde daha fazla dayanamadım. Valizimi toplayıp başka bir şehre taşındım. Ne bir kavga ne de bir sahne. Ailem nereye gittiğimi bile sormadı. Ne birkaç gün sonra ne de birkaç hafta sonra aradılar. Bana arkadaşlarım, ders arkadaşlarım ve iş arkadaşlarım ulaşırdı. Ama onlar değil. Bazen ben arardım. Cevap aldığımda ise ilgisizlik ve soğuk bir nezaketle karşılaşırdım. Sanki yabancıymışım gibi.
Sonra hayatıma biri girdi, beni maskem yerine gerçekte kim olduğum için seven bir adam. Evlenme teklifi etti. Mütevazı bir düğün yaptık ve ona iki güzel çocuk doğurdum. O her zorlukta yanımdaydı, destek oldu, sevdi ve ilgilendi. İlk defa birine gerçekten önemli olduğumu hissettim.
Ayşe ise hep ailemle yaşadı. Üstü başı yerinde, her şeyin en iyisini isteyen biriydi. Ne kadar hatırlasam da, ona kimse layık değildi. Gelen gideni beğenmez, herkese eleştiriler sıralardı.
Bir gün babam hastalandı. Bana haber verildi. Bir evlat olarak elimi çekmedim. Her ay para yollardım, kendim sıkıntıdayken bile. Eşim hiç bu konuda beni suçlamadı. Yardım etmemin benim için ne kadar önemli olduğunu bilirdi. Annemle babam mükemmel değildi ama ben bir insanım. Vicdanım var.
Sonra Ayşe bana geldi. Masaya oturdu, etrafa baktı ve doğrudan, “Az para gönderiyorsun. İyi yaşıyorsun, sana çocukken her şeyi verdik, şimdi basit bir şeyi bile iade edemiyorsun,” dedi.
Dinledim ve inanamadım. Ne verdiniz, söylesene? Nerede o söylediğin güzel çocukluk? O para, o ilgi? Başkalarının evlerinde fırın temizleyerek, kendime çizmeler aldım! Sizin çocuklarınıza bakan bendim, siz denizde tatildeyken!
Beni düşman yapmak, eşime yanaşmak, acındırarak manipüle etmek istedi. Gözlerinin evimizin her köşesini nasıl değerlendirdiğini gördüm. Sadece daha fazlasını almak için bir bahane arıyordu. Babam için değil, kendisi için.
Bir kavga çıkarmadım. Sadece normalden daha fazla para transfer ettim. Ama tek bir şey yazdım: “Umarım artık beni hatırlamazsınız. Ne bir şikayetle, ne de bir sitemle. Sadece – unutun. Sevgiyi talep etmedim. Ama aileme dokunmayın artık.”
Affedebilir miyim, bilmiyorum. Belki eğer affedecek bir şey olsaydı. Ama yıllar boyunca ne bir itiraf, ne bir “özür dileriz,” ne de “sen bizim için değerlisin” demediler. Sadece talepler. Sadece beklentiler. Bu dünyaya plansız geldiğim için borç ödemekten yoruldum. Ama ben yaşayan bir insanım. Kadın. Anne. Kardeş.
Söylesenize… Affedebilir miydiniz?




