Ben eşimin ilk evliliğinden olan çocuklarını kabullenemedim—bu benim gücümün yettiği bir şey değildi.
Bu olay birkaç yıl önce başıma geldi, ama hâlâ ara sıra sızlayan bir yara bıraktı. Bu hikayeyi paylaşmaya karar verdim, çünkü binlerce kadının yaşadığı gerçeği dile getirmek istiyorum, şefkat beklediğimden değil. Artık sessiz kalmak istemiyorum.
Adım Ayşe. Otuz dört yaşındaydım o zamanlar. İzmir’de küçük bir özel salonda güzellik uzmanı olarak çalışıyordum. Yalnız yaşıyordum, çocuğum yoktu ama içimde bir yerlerde bir gün hayatımın insanıyla karşılaşıp bir aile kurabileceğime inanıyordum. Ve bir gün Ahmet’le tanıştım. Benden sekiz yaş büyüktü; olgun, sakin ve kibar biriydi. Tanışmamız tesadüf eseri oldu—bir tanıdığının kızı için danışmanlık almaya gelmişti ve sonra beni kahve içmeye davet etti. Her şey gayet basit ve doğal başladı. Görüşmeye başladık, zamanla aşık oldum—gerçekten, içtenlikle. Güvenilir, dengeli ve en önemlisi, yalnız gibiydi.
Birkaç hafta sonra Ahmet, çocukları olduğunu itiraf etti. İki oğlu vardı—yedi ve beş yaşlarındalardı. Anneleri, küçük olan iki yaşına bile girmeden gitmişti. “Yoruldum, anne olmak istemiyorum” demiş ve çocukları Ahmet’e bırakıp ortadan kaybolmuştu. Ahmet onları tek başına büyütüyordu. Açıkça söyledi: “Eğer ayrılmayı seçersen, anlarım. Dadı aramıyorum, birlikte yol alabileceğim kadını arıyorum.”
Düşündüm—neden denemeyeyim ki? Belki de bu benim şansımdı. Onun yanına taşındım. Başlangıçta her şey fena değildi. Çocuklar bana biraz mesafeli davrandı, ama üzerlerine gitmemeyi, kendimi zorla kabul ettirmemeyi seçtim. İlk hafta neredeyse hiç karşılaşmadık—anneannelerindeydiler. Ama döndüklerinde… her şey değişti.
Beni kabul etmediler. Kesinlikle. Küçük olan yüzünü çevirdi, büyük olan ise bana kötü laflar fısıldadı. Elimden geleni yaptım—sevdikleri yemekleri pişirdim, onlarla oyunlar oynadım, kitap okudum. Ama karşılığında tabaklara tükürük, alaylar, bir keresinde yatağıma çöp koyarak karşılık verdiler. Ahmet’le konuştum, çocuklarla konuşmasını istedim, ama sadece iç çekti: “Onlara zaman ver, zor bir dönemden geçiyorlar.”
Zaman geçtikçe davranışları daha da kötüleşti. Bir gün iş kıyafetlerimi bulduğumda hepsi dikkatlice makasla kesilmişti. Bu, müşterilere hizmet ettiğim formaydı. Onsuz çalışamazdım. O gün işe gidemedim. Çalıştığım yerin sahibi sert bir şekilde azarladı ve işten çıkarılmakla tehdit etti. Eve gözyaşları içinde döndüm. Ahmet yine sessiz kaldı.
Minnet beklemiyordum, ama en azından saygı umuyordum. Ama açık bir küçümsenme gördüm. Ne yaşamama, ne uyumama, ne de çalışmama izin veriliyordu. Onların evinde bir yabancıydım. Ve bir gün anladım ki: Eğer kalırsam, kendimi yok edeceğim. Sessizce eşyalarımı topladım ve ayrıldım. Ne öfkeliydim, ne de sahne yaptım. Suçlamadım. Sadece dayanamadım.
Sonrasında uykusuz geceler, gözyaşları ve şüpheler oldu. Belki de alışmaları için yeterince zaman vermemiştim. Belki biraz daha sabretmeliydim? Ama nasıl sabredebilirdim ki, beş yaşındaki çocuk yüzüme tükürürken ve yedi yaşındaki “beleşçi” diye alay ederken? Anlayış ile özsaygı arasında sınır neresidir?
Ahmet bir daha aramadı. Bunu bir ihanet olarak gördüğünü düşünüyorum. Ama kendimi suçlayamam. Denedim. Gerçekten çaba sarf ettim. Ama belki de bazı durumlarda aileniz değildir, hepsi bu.
O günden sonra şu kararı aldım: Bundan böyle, eski evliliğinden küçük çocuğu olan biriyle ilişki kurmam. Bu kinle ya da nefretle ilgili değil—bu ihtiyaç duyulmamayla, sevilmemeyle ve yabancı olmaktan dolayı çekilen bir acı. Bir daha kimsenin evinde dışlanmış olmak istemiyorum.
Belki biri zayıf olduğumu söyleyecektir. Belki birileri beni kınayacaktır. Ama sürekli saygı görme mücadelesi veren biri beni kelimesiz anlayacaktır. O çocukların annesi değilim. Hiçbir zaman da olmayacağım. Onlar da benim çocuklarım değil. Bu da bir gerçek. Zor, ama hakiki bir gerçek.
Kendinize dikkat edin. Ve hangi aileye girdiğinizi düşünün. Bazen yabancı çocuklar sadece çocuk değildir. Aşılması imkansız bir duvar olabilir…




