Kocam otuz yaşında ama hâlâ annesinin kanatları altında… Ve bu, ailemizi yok ediyor.
Emre’yle evlendiğimizde ne kendi evimiz vardı ne de kira imkânımız. Ailesi varlıklıydı; Ankara’da geniş üç odalı bir dairede oturuyorlardı ve ilk zamanlar onlarla kalmamızı teklif ettiler. O an mantıklı gelmişti: Kayınvalidem hep sıcakkanlı görünürdü, kayınpederle de ilişkilerim normaldi.
Sonra kızımız doğdu. Her şey o andan itibaren değişmeye başladı. Yavaş yavaş… Sessizce, acımasızca, ama kesinlikle. Artık biliyorum: Eşinin ailesiyle yaşamak “yardım” değil, çıkmaz bir sokak. Özellikle de kocan, otuzuna basmış ama çoraplarını bile annesiz bulamayan “tatlı bebekleri” olduğunda…
Emre cerrah. Gece nöbetleriyle yoğun çalışıyor. Bunu anlıyorum, saygı duyuyorum. Ama asıl yıkılışım, kızımıza karşı duyduğu kayıtsızlık. Onunla neredeyse hiç vakit geçirmiyor. Hafta sonları bile sanki kendi çocuğu değilmiş gibi uzaklaşıyor. Telefonuna gömülüp odasına kapanmayı, hatta “iş” bahanesiyle evden kaçmayı tercih ediyor; kucağına alıp oynamak, beslemek, onunla konuşmak yerine…
Ondan basit bir şey istediğimde – süt alması, banyo yaparken çocuğa bakması – direk annesine dönüp:
“Anne, yapabilir misin lütfen?” diyor.
O ise sanki kutsal bir görevmiş gibi koşarak yetişiyor:
“Tabii oğlum, sen yoruldun zaten…”
O yoruluyor. Ben değilmişim gibi. Gece ağlayan bebeği susturmak, beslemek, yürüyüşe çıkarmak, çamaşır, yemek, temizlik… Üstelik o, ağlamaları duymuyor bile. Çünkü başka odada uyuyor. “Gürültüden rahatsız oluyor.” Gözlerini açmadan bağırdığında:
“Kes şunun sesini artık!” diye, içimdeki öfke boğazımı yakıyor.
Susuyorum. Çünkü yanımda çocuk var. Çünkü kavga etmekten bitkinim.
Ama en korkuncu, kayınvalidemin bu durumu meşrulaştırması. Onun gözünde Emre, mükemmel bir eş, örnek bir baba. “O çalışıyor yorgun! Ona anlayış göstermelisin!” Bana gelince? Sanki torunun yan ürünüyüm.
Onunla konuşmaya çalıştım:
“Fatma Hanım, siz onu çaresiz bırakıyorsunuz. Her istediğini yapmasanız, ailesine sahip çıkardı.”
“Ne diyorsun sen?” diye alınıyor, “O altın gibi adam! Sen nasıl davranacağını bilmiyorsun.”
Yüzüne bakıyorum; bir zamanlar saygı duyduğum kadını tanıyamıyorum. Artık karşımda, yetişkin oğlunu bırakmayan, onun “adam” olmasına engel olan bir anne var.
Emre değişmek istemiyor. Neden istesin? Rahat değil mi? Anne halleder, karı katlanır.
Şunu biliyorum: Baştan ayrı yaşasaydık, her şey farklı olurdu. Zor olsa da, yardımsız da olsa… Sorumlulukları paylaşır, birbirimizi anlardık. Ailenin sadece para kazanmak değil, “orada olmak” olduğunu öğrenirdi. Ama şimdi… Neden mutsuz olduğumu bile anlamıyor.
Bu evde fazlalık gibiyim. Sanki misafir, dadı, temizlikçiyim. Onlar ise – anne ve oğul – gerçek aile. Kızımız da onların oyuncağı.
Artık dayanamıyorum. Kızımdan kaçışını, kaynanamın her işi üstlenişini, yok oluşumu izlemekten yoruldum.
Tek çözüm taşınmak. Küçük bir ev kiralamak, zorlansak bile. Ama dürüstçe… Kocanın “annenin oğlu” değil, “eş” olduğu bir yuva kurmak için.
Son adım: Karar vermek. “Gidiyoruz” deyip cevabını beklemek. Eğer annesini seçerse, zaten hiçbir zaman eş ve baba olamayacağını anlayacağım.
Ben? Güçlü olmaya hazırım. Kendim, kızım ve gerçek bir hayat için… Yalansız, riyasız, “annenin yardımı” olmadan. Bunu yapacağım. Çok yakında.




