Sonbahar gelmiş, rüzgar ağaçlardaki son yaprakları savurup asfaltı nemle kokuturken, küçük bir bavulla evden ayrılıyordum. Kocam — Burak — bir süre ayrı kalmamız gerektiğini söyledi. Bir aylık bir süre. Buna “geçici ayrılık” diyordu; yani, her şeyi düşünebildiğimiz, kafamızı toparladığımız bir dönem. Gözyaşlarımı tutarak başımı salladım ama içim yanıyordu. Sekiz yıla yakın evliydik. Her şey dört dörtlük değildi, ama “ayrı düşünmek” de neyin nesiydi?..
— Zeynep, — dedi beni kapıya kadar geçirirken, — seni kaybetmek istemiyorum. Sadece… bunun bize iyi geleceğini düşünüyorum. Güven bana, her şey düzelecek.
Ayrıldım. Geçici olarak başka bir semtteki arkadaşıma taşındım. Güçlü kalmaya çalışıyordum: Kitap okuyordum, parkta yürüyüş yapıyordum, tek başıma kahve içiyordum. Günleri sayıyordum. Bir hafta, zar zor geçti. Sonra — telefon çaldı. Yan komşumuz. Handan Hanım, yan duvardaki komşumuz.
— Zeynep, şu an evde değilsin, değil mi? — diye sordu endişeyle. — Hayır. Ne oldu ki? — Bugün Burak’a bir kadın geldi. Çantalarla. Sanırım geceyi de orada geçirdi. Gece iki gibi banyoya birini uğurladığını duydum…
Dünya o an yıkıldı sanki. Kalbimde bir şey sıkıştı. Yoksa beni hemen mi unuttu? Daha geçen hafta birlikte çay içip tatili konuşuyorduk… Şimdi ise başka birini mi alıyor içeriye?
Ertesi gün içim içimi yiyordu. Telefon suskundu. Burak aramıyordu, yazmıyordu. Biliyordum ki sormaya başlarsam, her şeyi tersine çevirecekti. Kendi kendime kurduğumu söyleyecekti. Ama bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyordum.
İki gün daha dayanamadım. Habersiz gittim. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Titreyen dizlerimle apartmanın girişine yürüdüm. Evde ışıklar açıktı. Kapı kilitli değildi. İçeri girdim.
Mutfakta ışık yanıyordu, fincanlar, açılmış kumaş ruloları, makas, iplikler. Masada — Burak. Karşısında — kırklı yaşlarda zarif bir kadın. Bir şeyler tartışıyorlardı, o kağıda bir şeyler çiziyordu.
Şaşkınlıkla duruyordum.
— Burak… — diyebildim. — Kim bu?
O irkilip, ayağa kalktı, bana doğru atıldı:
— Zeynep! Sen… Erken döndün. Bu… Bu Melis. Tasarımcı. Sana sürpriz yapmak istemiştim.
— Sürpriz mi? — dedim, inanamaz bir şekilde.
— Senin atölye hayalin vardı ya. Mutfakta, aralıklı aralıklı dikiş dikmekten sıkılmıştın. Salonu senin stüdyon yapmak istedim. İşte… Melis yardım ediyor. Nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Her şeyi tamamlayıp sana hediye etmek istiyordum.
Melis sessizce malzemeleri toplarken gülümsüyordu. İçim rahatlamıştı. Günlerin getirdiği tüm gerginlik çözülüvermişti. Beni aldatmamıştı. Gayret ediyordu. Benim için.
Yaklaşıp kumaşın üzerinden elimi gezdirdim.
— Gerçekten benim için mi?
— Gerçekten. İnancını kaybetmemen için istedim — seni kaybetmiyorum. Yanındayım. Ve mutlu olmanı istiyorum. İster iğneyle ister iplikle, ama mutlu ol.
Hıçkıra hıçkıra ağladım. Rahatlamıştım. Şüphelerimden dolayı utanç içindeydim. Ve aşk, bir yere kaybolmamıştı.
O akşamdan sonra bir daha ayrılmadık. Salondaki atölye artık benim küçük dünyam oldu. Ve Burak — yine benim yuvam.
Bilirsin… bazen ailenin ne kadar kıymetli olduğunu anlamak için onu kaybetme korkusunu yaşaman gerekir…




