Oğlum ona yabancı. Neden kayınvalidem torunlarını “kendi” ve “öteki” diye ayırıyor?
Bu itirafa nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Bir aile gibi yaşıyoruz, aynı kanı paylaşıyoruz ama gerçekte sanki barikatların iki tarafındayız. Düşman değiliz, yabancı da değiliz ama aile de olamıyoruz galiba.
Adım Aylin, 29 yaşındayım. Kocamla birlikte harika bir çocuğumuz var: Alper. Üç buçuk yaşında. Neşeli, iyi kalpli, meraklı bir çocuk. Harfleri biliyor, kelimeler kuruyor, resim yapıyor, oyuncaklarını topluyor. Biz onunla gurur duyuyoruz. Ama bir “ama” var. Onun anneannesi, yani kayınvalidem için Alper sanki yokmuş gibi.
Acaba ona karşı ne yanlış yaptım? Belki de onun kızı değil, sadece oğlunun eşiyimdir diye? Ya da şu an onun evinde yaşıyoruz diye, çünkü doğum izindeyim ve kendi evimizi alamıyoruz henüz?
Onun bir kızı var: Sevinç. İşte onun ailesi kayınvalidem için her şey. Onların her adımı bir kutlama, her hareketi bir başarı. Sevinç’in oğlu, Efe, altın çocuk; bir dahi, hayatının ışığı. Ama benim oğlum sanki tam bir torun değilmiş gibi.
Her sabah kayınvalide bir işe gider gibi hazırlanıyor ve kızının evine koşuyor. Orada torunu Efe’yle vakit geçiriyor, kurslara, havuza, İngilizce öğrenmeye götürüyor. Orada poğaçalar, çorbalar, krep ve çizgi filmler var. Orada yılın babaannesi. Ama bizim evimize gelince yorgun, ilgisiz bir kadına dönüşüyor: “Yemeği yanlış pişirmişsin, temizliği doğru yapmamışsın, çocukla yanlış konuşuyorsun.”
Evde yemek yapıyorum, sonra bir bakıyorum ki çorba tencereleri, reçel kavanozları, köfteler kaybolmuş. “Bunları Sevinç’e götürdüm, onun vakti yok.” Demek ki ben boş oturuyorum, çünkü “zaten evdeyim.”
Turşularıma burun kıvırıyor: “Sevinç’in yaptığı daha lezzetliydi, sen çok sirke koyuyorsun.” Ama kavanozları alıp götürüyor. Beğenmeyen götürmez, değil mi?
Çocuklara gelince… İşte orası en acı kısmı. Beni sevmiyorsa, halledebilirim ama çocuğumu… Efe ve Alper yan yana durduğunda bir karşılaştırma gösterisi başlıyor. “Bak, Efe şiir okuyor! Alper neden susuyor?”—oysa benim çocuğum az önce bir şarkı söyledi. “Efe kendi yemeğini yiyebiliyor!”—halbuki Alper uzun zamandır kaşık kullanıyor. Hep şunu duyuyorum: “Sevinç’in oğlu şöyle yapıyor…”
Bayramda Alper’e ucuz bir plastik araba aldı. Mahalledeki bakkaldan alınmış gibi. Efe’ye ise uzaktan kumandalı, pahalı bir oyuncak verdi. Kutusu üç kat büyüktü. Alper farkı anlamadı tabii, arabasıyla oynadı, mutlu oldu. Efe ise oyuncağını kenara atıp tabletiyle oynamaya gitti. En iyisine alışık. Ama benim çocuğum verilenle seviniyor.
Şimdi bu evde her gün dolaşıyor, dudaklarımı ısırıyorum. Kavga çıkarmak istemiyorum. Kocama yüklenmek de istemiyorum—o iyi bir adam, bizi seviyor, elinden geleni yapıyor. Ama annesine bu davranışının hem beni hem de Alper’i incittiğini nasıl anlatacağım?
Neden bazı ailelerde babaanneler torunlarını eşit severken, bazılarında kan bağına göre ayırıyorlar? Alper de onun torunu. Aynı soyadını taşıyor. Peki neden hep “öteki” o?
Konuşmaya çalıştım. Yumuşakça. Suçlamadan. Ama cevap hep “Herkesi eşit sevmek zorunda değilim” ya da “Sen bana öz kızım değilsin ki!” oldu. Konuşmak imkânsız. Sanki onun oğlundan değil de kızından torun vermediğim için suçluymuşum gibi.
Annem uzakta, başka bir şehirde. Ona anlattığımda, “Böyle oluyor işte kızım, annelerin kızlarına daha farklı bir sevgisi var” diyerek beni teselli etmeye çalıştı. Ama bu beni avutmuyor. İçim acıyor. Kendim için değil, Alper için. Çünkü çocuklar hisseder. Şimdiden soruyor: “Babaannem neden Efe’ye gidiyor, benimle oynamıyor?”
Oğlumun kalbinde bu boşluğu istemiyorum—sevilmeye değer olmadığı hissini. Onun “yetersiz” ya da “diğeri” gibi hissetmesini istemiyorum. Her gün ona sarılıyor, saçlarını okşayıp fısıldıyorum: “Sen benim altın çocuğumsun.”
Ama keşke babaannesi de bir kere bunu söylese…
Ne yapmalıyım? Sessiz mi kalmalıyım yoksa çocuğumu korumak için bir şeyler söylemeli miyim? Artık dayanamıyorum. Çünkü bu acı taşınacak gibi değil.




