Kaynana beni reddediyor, ama acımı çeken kızım. Nerede bu adalet?
Etrafımdaki arkadaşlarıma bakıyorum da, çoğunluk kaynanalarıyla sıcak ilişkiler kuramamış. Benim durumum ise daha kötü; aramızdaki ilişki sadece gergin değil, dipsiz ve buz gibi bir uçurum sanki. Beni sevmediğine katlanıyorum, ama bu soğukluğun neden kızıma, onun biricik torununa yansıdığını anlamak mümkün değil. Bu, ruhumu delip geçiyor ve bunda en ufak bir mantık bulamıyorum.
Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de ona karşı içimde sıcak bir duygu beslemyorum. Açıkça kavga etmiyoruz, büyük sahneler çıkarmıyoruz—sadece birbirimizden kaçıyoruz, adeta farklı dünyaların gölgeleri gibi. Bizimle ilgilenmiyor, sadece oğlunu, kocamı arıyor. Bense sadece o cevap vermediğinde bir kenara not düşülmüş bir alternatifim. Telefon açtığında sesi öylesine kurudur ki, torunumuzun halini sormaya bile tüzene zahmet etmez. Sanki kalbime saplanan kılıç—buz gibi ve acımasız.
Üç ay önce kızımı doğurdum. Bu süre boyunca, diyelim ki adımları Mesude Hanım olsun, kaynanam bizi sadece üç kez ziyaret etti. Oysu İstanbul’un hemen yanı başındaki Şile’de yaşıyor, arabayı alıp gelse bir saati bile bulmaz. İlk ziyareti doğumdan sonra hastaneden çıktığımız gün gerçekleşti. Geldi, mekanik bir “hayırlı olsun” çekti, on beş dakika oturup “üzgünüm, acil işlerim var” diyerek çekip gitti. Üstelik bebeğe bir kere dokunmadı bile, “Böyle miniklerden korkuyorum, bir şey olursa?” dedi. Donup kaldım. Kendi oğlunu büyütmüş gencecik bir anne, torununa karşı nasıl böylesine kayıtsız kalabilir? Ona sarılmayı, sıcaklığını hissetmeyi, bu küçük mucizenin nefesini duymayı istemez miydi?
Bir ay sonra birden fotoğraflarımızı istedi. Kocam itiraz etmeden gönderdi, ama Mesude Hanım bir daha kapımıza uğramadı. Karşılığında gelen mesajlar ise “Ne kadar tatlı bir kız, ne kadar güzel!” cümleleriyle doluydu. Ağzıyla torununa bayıldığını, onu görmek için can attığını söylüyordu. Ama sözler rüzgâra karşı savrulan yapraklar gibiydi—içi boş.
Geçenlerde Mesude Hanım’ın doğum günüydü. Elbette bizi de davet etti—gerekli formaliteleri atlamak olmazdı. O akşam, sonunda bebeği kucağına aldı, ama sadece bir anlığına—gösterişli mutluluğunun sosyal medya paylaşımı için bir fotoğraf çekmek için. Sonra, sanki yanmış gibi, çabucak bir daha dokunmadan bana uzattı: “Al çabuk, ben beceremem.” Boğuluyordum. İçimde bir fırtına koptu—öyle bir özle ki, önüne çıkan her şeyi yıkıp geçmek istiyordu. Nasıl bu kadar duygusuz olabilir?
Eve döndüğümde paramparça, boğazımda bir yumruyla kaldım. Sonra onun o fotoğrafı paylaştığını gördüm, altına “Sevgili torundan gülücükler” yazmıştı. İkiyüzlülü kın gibiydi! Ekrana bakarken gözlerimi yakan yaşlar, çaresiz kadığimin damlalarıydı.
Günlerce kendime gelemedim. Arkadaşlarımla görüştüğümde içimi döküyordum. Kimisi kafalarını sallayıp “Normal bir büyükannenin davranışı bu değil” diyor, kimisi ise savunuyordu: “Henüz çok küçük, Mesude Hanım da genç değil, belki gerçekten incitmekten korkuyordur.” Ama hiçbir mazeret, içimdeki adaletsizlik çuğlığını susturamıyordu. Nerede bu adalet, masum çocuğum bu soğukluğun rehinesi olmuşken?




