“Buzdolabında ne saklıyorsun?”: Kocamın her şeyi yiyip bitirmesi yüzünden buzdolabına kilit takmayı düşündüğüm günler
Hiç aklıma gelmezdi ki bir gün birinden “Buzdolabına kilit taksan iyi olur” cümlesini duyacağım. Önce güldüm – ne yani, kilit mi? Bunlar sadece yiyecek! Her şey şaka gibi geliyordu. Ta ki bir gün markette buzdolabı kapakları için plastik kilitler görünceye kadar. O an anladım: Bu benim kurtuluşum olabilir. Adım Ayşe, usta… usta… çünkü kocam her şeyi yiyor. Hiçbir şey bırakmıyor.
Mehmet, benim eşim. İlk tanıştığımızda sadece iştahlı biri olduğunu düşünmüştüm. Sevdiği şey yemek yemekmiş, ne var bunda? Ona gönülden yemekler hazırlar, özen gösterir, elimden geleni yapardım. Yemeği neşeyle mideye indirişini görmek beni mutlu ederdi. O zamanlar bu sevgi göstergesiydi. Şimdiyse bencillik…
Zamanla durum dayanılmaz hale geldi. İşten eve döndüğümde buzdolabı bomboş oluyor. Daha dün akşam doluydu: çorba, et, pilav, börek… Şimdi? Sadece boş kaplar, kirli tabaklar ve dolap kapağında lekeler. Ve hiç vicdan azabı yok. Mehmet hiçbir zaman “Bunu yiyebilir miyim?” diye sormaz. “Bir şey bırakayım mı?” diye düşünmez. Buzdolabını açar – ve gördüğü her şeyi silip süpürür.
En sinir bozucu olanı, yiyecek saklamaya başlamış olmam. Evet, tıpkı çocukken yaptığım gibi! Peyniri kavanozların arkasına gizler, yoğurdu balkondaki poşete koyar, sevdiğim tavuk etini en arkaya iterim… Yine de bulur. Sanki bir av köpeği gibi koku alıyor. Bir defasında sakladığım yemeği ısıtıp afiyetle yediğini, hatta tabağı bile yıkamadan bıraktığını gördüm.
Bir arkadaşıma şikayet ettiğimde, sadece gülümsedi:
“Hiç değilse iştahı yerinde! Yemek seçmiyor, demek ki lezzetli yapıyorsun.”
Lezzetli, evet. Ama ben de insanım! Bazen sadece bir kap yemeği alıp, mutfakta bir çay eşliğinde sessizce yemek istiyorum. Ama her seferinde o yetişiyor. Kocam.
Bir keresinde özellikle ustumun sevdiği etli böreği yapmak için her şeyi almıştım. Hamur yoğurdum, kıymayı hazırladım, pişirdim. Oğlum okuldan sonra gelecekti, yarısını ona ayırdım. Ama eve döndüğümüzde börek yoktu. Mehmet hepsini tek başına yemişti. Bir saatte.
Oğlum ağladı. Dayanamayıp Mehmet’e ilk kez bağırdım. O ise omuz silkti:
“Canım çekti. Ne yapayım?”
Mehmet’in görüntüsü de bu duruma uygun – göbeği, tombul yanakları, sürekli aşırı yemekten nefes nefese kalışı. Gençken en azından spor yapardı, şimdiyse sadece televizyon ve yemek. Bir gün ona bu kadar yemenin sağlıksız olduğunu söylediğimde alındı. Kilo vermesi gerektiğini ima ettiğimdeyse, “Kendimi olduğum gibi seviyorum” dedi.
Ben kuruş hesaplar, indirimli ürünler alırken o her şeyi yarım günde bitiriyorum. Bütçemiz patlıyor. Maaşımın neredeyse yarısını sadece gıdaya harcıyorum. Peki ya o? “Yemek senin görevin” diye düşünüyor. Onunkiyse sadece yemek.
Bir gün dayanamadım:
“Üç kişilik yiyorsan, hiç değilse yemek parasına ortak ol. Bir haftalık alışverişi sen yap.”
Bana öyle baktı ki, sanki böbreğimi satmamı teklif etmişim gibi.
“Ne yani, şimdi ben mi sizi doyuracağım?” diye çıkıştı. “Aile olmanın anlamı bu değil, sen neden bahsediyorsun?”
O an anladım – mesele yemek değil. Mesele saygı. Daha doğrusu, saygısızlık. Eğer bir adam buzdolabını boşaltıp çocuğuna bir elma bile bırakmıyorsa, kendinden başka kimseyi düşünmüyor demektir. Bu incitici. Gözlerimi dolduruyor.
Çocuklar da artık fark etmeye başladı: “Babam yedikten sonra bize sadece kırıntılar kalıyor.” Bir gün komposto yapıp kilerde sakladığımda ustom, “Anne, artık çizgi filmdeki gibi yemek saklıyorsun” dedi. Çok acıttı. Çünkü doğruydu.
Evimi bir savaş alanına çevirmek istemiyorum. Ama bu böyle devam ederse, gerçekten o lanet kilidi alıp buzdolabına takacağım. Ya da… bir ültimatom vereceğim.
Çünkü ben bir aşçı değilim. Ya da hizmetçi. Ben bir eşim. Ve bir anneyim. Ben de saygıyı hak ediyorum. Küçük şeylerde bile. Sıradan bir akşam yemeğinde bile…




