İyilik Maskesi: Kaynana Gerçekleri

Her zaman kayınvalidemin, Gülten Hanım’ın bana içtenlikle ve sevgiyle davrandığına inanmıştım. Gülümsemeleri, sarılmaları, beni “kızım” diye çağırmasıyla iyiliğin timsali gibi görünüyordu. Ancak bir tesadüf, onun bu maskesini düşürdü ve gerçek yüzünü görmemi sağladı: soğuk, küçümseyen, acımasız bir ifade.

Kocam Emir, askerdi ve bizim hayatımız bir göçebe yaşamına benziyordu. Bir garnizondan diğerine, güneyin sıcak ovalarından kuzeyin ormanlarına kadar sürekli taşınıyorduk. Emir’in ailesi uzak bir şehir olan Konya’da yaşıyordu, bu yüzden görüşmelerimiz seyrek ama samimi olurdu. Kayınvalidemi ziyaret eder, o da bize gelirdi. Her seferinde onun ziyaretlerine sevinir, aramızda gerçek bir anlayış olduğunu düşünürdüm.

Gülten Hanım geldiğinde evin tüm işlerini eline alırdı. Mis gibi çorbalar pişirir, yerleri parıl parıl parlatır, bulaşıkları kendi istediği gibi dizerdi. Bu durum beni biraz şaşırtırdı, ama yardım etmek istediğini düşünerek üzerinde durmazdım. Bir akşam yemeğinden sonra bulaşıkları yıkamıştım, bir saat sonra onu tekrar yıkarken buldum. Kırılmamaya çalışarak sebebini sordum. “Pencereyi açtım, dışarıdan toz geldi,” diye hafifçe gülümseyerek cevap verdi. Başımı salladım ama içimde bir kuşku belirdi. O günden sonra, sanki ellerim kir bırakıyormuş gibi, her seferinde bulaşıklarımı tekrar yıkamaya başladı.

Kızımız Elif doğduğunda, tüm vaktimi ona bakarak geçiriyordum. İlk aylarda onu küçük bir leğende yıkardım, ama büyüdükçe leğen, İzmir’deki kiralık evimizin tavan arasına kaldırıldı. Eski eşyaların arasına attım—giysilerle dolu kutular, unutulmuş oyuncaklar—ve onu tamamen unuttum.

Bir yıl geçti. Serin bir Ege sonbaharı gelmişti ve artık kışlık ayakkabıları çıkarmanın zamanıydı. Tavan arasına çıktım, eşyaları karıştırırken bir köşeye sıkıştırılmış eski bir naylon poşet gördüm. İçinde bir tomar mektup vardı. Merakıma yenik düşüp birini, sonra bir diğerini çıkardım. Hepsi Emir’in askeri adresine yazılmıştı. Gülten Hanım yazmıştı. Mektupları açtığımda kanım dondu.

Gülten Hanım, içini zehirle döküyordu mektuplarda. Bana beceriksiz bir ev kadını diyor, mutfakta aynı havayı solumaktan tiksindiğini, her işimi tekrar yapmak zorunda kaldığını yazıyordu. “Cahil, eğitimsiz kız,” diye nitelendiriyordu beni, üniversiteyi üçüncü sınıfta bırakmamı hatırlatarak. En kötüsü ise, “oğluna yapışmış bir kene gibi” olduğumu ve Elif’in onun torunu olmadığını, “başkasının çocuğu” olduğunu söylemesiydi. Her kelime bir kamçı darbesi gibiydi. Titreyerek orada öylece durdum, inanamıyordum. Nasıl yapabilirdi bunu? Yüzüme gülüp, sarılıp, aynı masada çay içtikten sonra arkamdan böyle şeyler yazabilir miydi? Peki ya Emir… Bunları okuyordu. Ve saklıyordu. Neden?

Dünya altüst olmuştu. Ne yapacağımı bilemedim. Kocama koşup bağırmak, mektupları yüzüne fırlatıp açıklama istemek geçti içimden. Ama bir şey beni durdurdu. Bir kavga her şeyi mahvedebilirdi—ailemizi, zaten kırılgan olan hayatımızı. Derin bir nefes aldım, mektupları poşete koydum ve yerine bıraktım. Akşam, sakin görünmeye çalışarak, Emir’den tavan arasından ayakkabıları getirmesini istedim. Hiçbir şeyden şüphelenmeden kabul etti. Onu kenardan izliyordum, kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Kutuları indirdi, sonra poşetin hışırtısını duydum. Bir an dondu, sonra çabucak poşeti ceketine sokup gitti. Ona ne yaptı? Sakladı mı, yoksa yaktı mı? Asla öğrenemedim.

O günden sonra kayınvalideme başka gözlerle baktım. Gülüşleri zehir gibi, sözleri yalan doluydu. Ama sessiz kaldım. Elif için, ailemiz için, sevgi dolu bir gelin rolü oynamaya devam ettim, içimde her şey acı ve ihanetle çığlık atsa bile. Hayat bazen bize en çok güvendiğimiz insanların bile maskelerinin ardında ne sakladığını gösteriyor. Ve gerçek, bazen en sessiz yüreklerde en derin yaraları açar.

Rate article
Lifequest
İyilik Maskesi: Kaynana Gerçekleri