Bugün kendime bir an durup baktım ve nasıl böyle bir duruma düştüğümü anlamaya çalıştım. Nasıl oldu da hâlâ annesinin gölgesinde yaşayan bir adamla evlendim? Adı Ahmet’ti, dışarıdan bakınca olgun, sorumluluk sahibi bir adam gibi görünüyordu. Ama gerçekte tam bir “anamın kuzusu”. Öyle ki, annesinin duasını almadan adım atamazdı.
Tanışmamız da kimin sayesinde oldu dersiniz? Tabii ki annesi sayesinde! O zamanlar bir mağazada tezgahtardım, yaşlı bir kadın sık sık alışverişe gelirdi. Bana övgüler yağdırır, “Benim kızım gibi oldun” derdi. Sonra bir gün oğlunu da getirdi: “Ahmetciğim, bak şu kıza, altın gibisin!” dedi. O da kanadı işte. Beni gezmeye davet etmeye başladı, sonrasında evlendik.
Ev bize annesinin eviydi. Kendi yaşlı sevgilisiyle yaşamaya taşınmıştı, oğluna da “Burada oturun, birikim yapın. Torun istiyorum!” demişti. Sözleri iyi niyetli görünüyordu ama meğer karşılıksız değilmiş. Kısa sürede hayatımıza geri döndü… çamaşırlarla, tencerelerle ve kendi kurallarıyla.
Her Pazartesi sabahı aynı kabus. Hafta sonu evi baştan aşağı temizler, çamaşırları yıkar, yemek yaparım. Pazartesi işten dönüyorum, bir bakmışım her yer yeniden silinmiş, ütülenmiş, yıkanmış. Masada bir not: “Mercimek çorbası yaptım, dolabı düzelttim, yerleri sildim, çarşafları değiştirdim. Öptüm.” Ne kibarca değil mi? Ama ellerim titriyor. Bu benim evim mi, onunki mi?
Ahmet’e artık dayanamadığımı söyledim. Omuz silkti: “O iyi niyetle yapıyor, bizim için elinden geleni yapıyor!” Yani, ona şükretmem gerekiyormuş, ev işlerim azalıyormuş. Ama ben onun bu “yardımı” yüzünden kendi evimde bir misafir gibi hissediyorum. Çamaşırlarımı bile o yıkıyor! Dolapları karıştırıyor, eşyalarımı yerinden oynatıyor. Mahremiyet diye bir şey kalmadı.
Asıl can sıkıcı olan, kendi evinde böyle değil. Misafirliğe gittiğimizde evi temiz ama aşırı titiz değil. Bizim evse adeta askeri kışla gibi. Sanki evime bir yabancı giriyor, üstelik buna itiraz hakkım yok. Çünkü annem de hatırlattı: “Ev onun, sabret, kendinizinkini alana kadar.”
Peki nasıl sabredeyim? Her gün kendi evimde istenmeyen biri gibi hissediyorum. Kayınvalidem kötü biri değil, hayır. Ama kontrol manyağı. Galiba bizi bağımsız bir aile değil de, hâlâ yönetmesi gereken çocukları olarak görüyor.
Ahmet ise… Sınır koymayı reddediyor. Ona göre her şey yolunda. “Şanslıyız” diyor. Ben ise bu evde yabancı gibi hissediyorum. Bunun ne kadar zor olduğunu görmüyor. Ya da görmek istemiyor.
Kayınvalidem bir de “Torun istiyorum, doğunca daha sık gelip bebeğe bakacağım, size yardım edeceğim” dediğinde içim ürperiyor. Çünkü biliyorum ki “yardım” değil, artık bizimle yaşayacak. Bebeğin uyku düzenini, yemek listesini, her şeyi o belirleyecek. Şimdiden nefes alamıyorken, o zaman tamamen çökerim.
Geçen Ahmet’e bir ültimatom verdim: Ya annesiyle konuşacak, ya ben konuşacağım. Ev kimin olursa olsun. Bizi buraya yerleştirdiyse, saygı göstermek zorunda. Ben bir eşya değilim, raflarda istediği gibi oynayamaz. Ben bir eşim, bu evin hanımıyım ve kendi düzenimi kurma hakkım var. Ev şimdilik benim olmasa bile…




