«O, Güzellik Salonu İçin Oğlundan Vazgeçti ama Ben Onu Öz Evladım Gibi Kabullendim»

Olga’nın doğum sancıları beklenmedik bir anda başladı—erken, sekizinci ayda. Doktorlar hızla karar verdi ve birkaç saat sonra Olga, minicik kızının narin bedenini kollarında tutuyordu. Kızını hemen kuvöze aldılar; o kadar zayıftı ki kendi başına nefes alamıyordu. Olga’nın gözleri yaşlı, yüreği ise bastırılmaz bir endişeyle doluydu. İnancını kaybetmedi, gözyaşları arasında fısıldadı: “Kızım atlatacak… Eve birlikte döneceğiz…”

Hastanedeki günler acıyla uzuyordu. Olga neredeyse hiç uyumuyor, her saat başı camın ardındaki çocuğunun yanına gidiyor, onu izliyor, dua ediyor, inanmaya çalışıyordu. Bir gün, odasından çıkarken iki sağlık çalışanının konuşmasına kulak misafiri oldu. Seslerinde acıma yoktu—daha çok yorgunluk ve burukluk vardı.

“Yedinci odaki kadın…” diye mırıldandı doktorlardan biri. “Emzirmeyi reddetti. ‘Vücudum bozulur’ diye tutturdu.”

“Güzel, evet. Ama kafasında ne var, anlamak mümkün değil,” diye iç çekti hemşire.

Olga diken üstündeydi. Konuşulan, birkaç gün önce bir oğlan doğuran kadındı. Sadece emzirmeyi reddetmemiş, resmi olarak da vazgeçmişti çocuğundan. “Anne olmak planlarımda yok, kendim için yaşamak istiyorum,” demişti.

Hastaneye gelen adam, Olga’nın kalbini kıran kişiydi. Oğlunu görmeye geliyor, camın önünde durup eldivenli elleriyle minik avucunu okşuyordu. Olga’nın çocuğu nasıl şefkatle kucağına aldığını, beslediğini, ona gülümsediğini görünce gözlerinde minnettirlikten fazlası belirdi—umut.

Çocuğun gerçek annesiyse kendinden başka bir şey düşünmüyordu. Yeni ojeler, saç şekillendirme, güzellik randevuları ve taburcu giysisi denemeleri… Aç bir bebeğin çığlıkları veya uykusuz geceler, onun için önemsizdi. Kendini haklı görüyordu. “Daha çok gencim, çocukla uğraşamam. Önümde uzun bir hayat var,” diyordu telefonda arkadaşlarına.

Olga her gün oğlan çocuğuna uğruyordu. Kendi kızını da unutmuyor, onun hayata tutunabilmesi için her an dua ediyordu. Ama ne yazık ki… Birkaç gün sonra doktor korkunç haberi verdi: Kızı ölmüştü. Olga’nın kalbi sıkıştı. Dünya karardı. İçinde dipsiz bir boşluk…

Yatağında oturmuş, ne konuşabiliyor ne ağlayabiliyordu. Sadece kollarıyla kendine sarılmış, parçalanmış yüreğini toparlamaya çalışıyordu. Tam o sırada kapı çalındı. O adamdı. Ellerinde çiçekler ve balonlar… Eğildi, diz çöktü ve ellerini uzattı:

“Eve gidelim… birlikte.”

Olga şaşkındı. Anlamamıştı. Adam yavaşça kucağına bir bebek bıraktı. Onun besleyip sevdiği, kendine yakın hissettiği o çocuğu… Erkek, kararını vermişti—oğlunu yalnız başına evlat edinecekti. Ama yalnız değil. Olga ile birlikte. Çünkü bu çocuğa gerçekten annelik yapan tek kişi oydu. Çünkü gerçek bir anne ancak o olabilirdi.

O gün hastaneden birlikte ayrıldılar. Olga yalnız değildi. Yanında bir adam, bir çocuk vardı. Yüreğinde kaybın acısı ve umudun ışığı…

Diğeriyse—Nurten, eski eş—şık elbisesiyle camın önünde dikiliyordu. Çiçeklerin, balonların başka bir kadına gittiğini, adamın onu değil Olga’yı beklediğini görünce yüzü bembeyaz kesildi. Önce anlam veremedi. Sonra çığlık çığlığa koridorda koşmaya başladı:

“Bu neyin nesi?! Kocam nerede? Oğlum nerede?!”

Resepsiyonda, günlerdir onun ilgisizliğine tanık olan hemşireyle karşılaştı.

“Sakin ol, Nurten,” dedi yorgun bir ifadeyle. “Her şey yolunda. Artık gönül rahatlığıyla güzelleşmeye, kendine vakit ayırmaya devam edebilirsin. Oğlunun artık gerçek bir annesi var.”

Olga ve çocuk hastaneden kayboldular. Onları bir daha gören olmadı. Yeni bir şehre taşındılar. Sıfırdan başladılar. Sevgiyle, güvenle…

Nurten ise orada kaldı—taburcu giysisi, mükemmel saçları ve etrafında hiç kimsesi olmadan…

Rate article
Lifequest
«O, Güzellik Salonu İçin Oğlundan Vazgeçti ama Ben Onu Öz Evladım Gibi Kabullendim»