Bugün, kocam bana, “Ben sensiz idare ederim, ama sen bensiz edemezsin,” dedi. Öyle mi? Göreceğiz.
Sekiz yıllık evliliğin ardından, nihayet annemin, babaannemin ve kaynanamın yıllarca bana empoze ettiği basmakalıp düşüncelerin zincirlerini kırdım. Hepsine göre, iyi bir eş; çalışan, çocukları yetiştiren, evi pırıl pırıl tutan, lezzetli yemekler yapan, kocası her zaman ütülü gömleklerle, tok ve mutlu dolaşan kadındı. Ben de bu kalıba girmeye çalıştım, ama kocam, Emre, çabalarımın değerini bilmedi. Her şeyi tek başıma yaptığıma alışmıştı, yorgunluktan bitap düştüğümü bile fark etmiyordu. Artık yoruldum—görünmez olmaktan, her şeyi tek başıma sırtlamaktan yoruldum.
Ailemde hep örnekler vardı. Annem, babaannem, ablam Elif—hepsi aileleri için yaşayan mükemmel ev kadınlarıydı. Annem okulda öğretmendi, öğle yemeği için eve gelir, yemek yapar, gece yarısına kadar defterleri kontrol ederdi. Kimse bunu bir fedakarlık olarak görmezdi—bu onun “kadın kaderi”ydi. Babam hâlâ çoraplarının nerede olduğunu bilmez. Annem ona terlik getirir, sofrayı kurar, yemeğini önüne koyar. Onun elinde süpürge veya paspas gördüğümü hatırlamıyorum. Evet, çevrede çok çalışırdı, geç gelirdi ama iyi para kazanırdı. Bunun sayesinde bana ve ablam Elif’e ev aldı. Annem çalışmak zorunda değildi ama bütçeye katkısının önemli olduğunu düşünürdü. Babaannem onu böyle yetiştirmişti, o da bizi öyle yetiştirdi.
Ablam Elif, benden beş yıl önce evlendi ve her şeyde annemi örnek aldı. Öğretmen olarak çalıştı, iki çocuk doğurdu ve evini tertemiz bir örnek haline getirdi. Onu ziyaret ettiğimde her şey tıkırındaydı: çocuklar bakımlı, ev pırıl pırıl, masada taze poğaçalar. Ben de evlendikten sonra böyle bir aile hayal ettim. Mükemmel eş olmak, her şeyi tek başıma yapmak istedim. Ancak Emre, babam veya ablamın kocası gibi iyi kazanmıyordu. Sık sık geç saatlerde gelirdi, ama maaşımızın yetmediği günler çoktu. Onu teselli eder, yetenekli olduğunu ve zamanla kariyer yapacağını söylerdim. Ben ise tıpkı bir çarkın içinde dönen bir sincap gibi çabalıyordum.
Emre ev işlerine yardım etmezdi. Evlenmeden önce ailesiyle yaşıyordu ve annesi, Gülsüm Hanım, oğlunu “kadın işlerinden” korurdu. Ona göre erkekler tamir eder, onarır ve ağır şeyleri taşır. Ancak Emre’nin fıtığı vardı, yani ağır kaldırma durumu da yoktu. Sekiz yılda bir kez evi boyadık, onu da bir ustaya yaptırdık. Ben ise her şeyin mükemmel olması için çabaladım: temizlik, yemek, çamaşır, ütü… O “iyi eş” olmak istedim ama her geçen gün gücüm tükendi.
İki yıl önce ikinci çocuğumu doğurdum. Hamilelik ve doğum zor geçti, zorlukla yürüyebiliyordum, ama Emre, bana destek olacağına, söylenmeye başladı. Tatsız çorba, ütüsüz gömlek, raflardaki toz onu rahatsız ediyordu. Bitkin halimle, kucağımda bebek, eski düzeni sürdürmeye çalışıyordum. Annem ve kaynanam, “Her kadın bunu yapıyor, sen neden zorlanıyorsun?” diyorlardı. Onlara inandım, ama içimde bir şeyler kopuyordu.
Her şey, yedi yaşındaki oğlum Ali’nin, “Bu kadın işi, annem toplar,” diyerek oyuncaklarını toplamayı reddetmesiyle değişti. Bunu babasından duymuştu. O an içimde bir şey kırıldı. Başka bir gün belki umursamazdım, ama o gün öfke ve çaresizlik beni boğdu. Çığlık attım, ağladım, durduramadım kendimi tazO gece Emre ile konuşmaya karar verdim, artık yeterdi ve bu hayatı değiştirmekten başka seçenekleim kalmamıştı.




