Son Dakika

Mehmet, İzmir’deki evinin penceresinden sabahın erken saatlerinde okula koşuşturan çocukları izliyordu. Kimisi kalın montlar içinde, kimisi ince pantolonlarla, hava buz gibi olmasına rağmen. Camlardan içeri sızan soğuğa aldırmaz bir haldeydiler. Hafifçe gülümsedi, belki de biraz kıskanarak. Kahvesinden bir yudum aldı. Acıydı. Farkına geç varmıştı ama mutfağa geri dönmeye de niyeti yoktu. Parmakları hafifçe titriyordu. Yaş mıydı, tansiyon mu, yoksa yalnızlık mı?

Telefonunun ekranında kaçırdığı bir arama parlıyordu – oğlu. Arayacağını biliyordu. Şimdi değilse akşam duyacağı o ses: “Yine mi meşguldün, her zamanki gibi.” Oysa meşgul değildi. Sadece ne konuşacağını bilemiyordu. Oğlu otuz bir yaşındaydı, yetişkin bir adamdı. Ama aralarındaki konuşmalar diplomatik bir krizin eşiğindeki pazarlıklar gibiydi. Kuru, mesafeli, ihtiyatlı. Tüm önemli şeyler, söylenmemiş sözlerin ve kırgınlıkların altında gömülü kalmıştı. Bazen ne diyeceğini prova bile ediyordu. Ama her seferinde “İşler nasıl?”a takılıp kalıyordu.

O eski paltosunu giyip, komik görünse de sıcacık olan eldivenlerini aldı ve dışarı çıktı. Soğuk, yüzüne kamçı gibi vurdu. Hava yanık kömür ve ekmek kokuyordu – köşedeki bakkalın önüne her sabah kurulan tezgahtan. Yerler buz gibi kaygandı, sanki şehrin tamamı görünmez bir camla kaplanmıştı. Köşede, minibüre benzeyen bir arabada bir kadın poğaça satıyordu; içeriden buhar ve kızarmış hamur kokusu yayılıyordu. Bir zamanlar Elif için de böyle poğaçalar aldığını hatırladı. Sıcacık, vişneli. Vişneyi severdi, meyvenin suyu ağzına yayıldığında yüzünü buruştururdu. O zamanlar gülerdi, içten içe. Sonra gülmeyi bıraktı. Beklemeyi de. Ve sanırım, onunla olmayı da.

Şimdi Ankara’da yaşıyordu. Yeni kocası, yeni işi, yeni bir hayatı vardı. Sadece bayramlarda arardı. Sesinde hiçbir ton, hiçbir sıcaklık yoktu. Her seferinde, Elif’in sesinde bir tedirginlik sezerdi. Sanki onun hâlâ aynı yerde durduğundan emin olmak istiyordu. Ya da belki, artık orada olmadığını umuyordu.

Parka doğru yürüdü. Yirmi yıldan fazla zamandır buradaydı. Mahalle değişmişti; binalar yükselmiş, komşular yabancıydı. Sadece anılar yerli yerinde duruyordu. İşte 98’de Elif’in elini tuttuğu bank. İşte babasının ölüm haberini aldığında oturduğu kaldırım. Her şey buradaydı. Ama insanlar yoktu.

Çeşmenin yanındaki bankta genç bir kız oturuyordu. Sigara içiyordu. Saçları dağınık, gözleri huzursuzdu. Biri için bekliyor gibiydi ama geleceğinden emin değildi. Yanında bir çanta ve bir battaniye vardı. Mehmet neredeyse geçip gidecekti ki göz göze geldiler. O bakışta öyle çok yalnızlık vardı ki istemsizce durdu.

“Affedersiniz,” diye fısıldadı kız. “Buralı mısınız?”

“Öyle sayılır,” dedi Mehmet. “Peki ya siz?”

“Biriyle buluşacaktım. Geleceğini söylemişti. Ama galiba gelmeyeceğ”Mehmet gülümseyerek telefonunu cebine koydu ve oğluna sarılmak için adımlarını hızlandırdı.”

Rate article
Lifequest
Son Dakika