**Geçmişin Gölgeleri: Aşk ve Affetme Üzerine Bir Hikaye**
Küçük bir kasaba olan Safranbolu’da, asırlık çınarların gölgesi dar sokaklara düşüyordu. Serhat sinirli bir şekilde düşündü: “Hadi bakalım, biraz daha ağla şimdi!”
Arabayla eve vardılar. Eşi Elif, kapıya dayanarak zorlukla çıkmaya çalışıyordu. Serhat gözlerini devirdi: “Yine bana kapıyı açtıracak!” Ama Elif kendi çabalarıyla inmeye başlamıştı bile. Öfkeyle kapıyı çekti, neredeyse onu düşürüyordu.
“Dikkat et biraz, sakar!” diye homurdandı, onu içeri kadar takip etti.
Çantaları içeri attı, kapının önüne bıraktı, Elif’in topallayarak odaya ulaşmasını bekledi ve sertçe, “Geç geleceğim,” deyip döndü, çıktı.
Arabayı çalıştırıp kasabanın etrafında amaçsızca dolaşmaya başladı, öfkesini bastırmak için. Dinlenmeye, nefes almaya ihtiyacı vardı. İşten arkadaşı Mehmet’i aradı. O da yeni bir oyun denemek için davet etti. Serhat gitti.
Birkaç bira içtikten sonra sohbet samimileşti. Serhat her şeyi anlattı: aşkın nasıl söndüğünü, rutinin nasıl boğduğunu, Elif’in “sürekli onu kemirdiğini” söyledi. Satış departmanından genç, neşeli, her daim gülümseyen Deniz’den bahsetti. “Omzuna hafifçe dokunuyor, şakalarına gülüyor, onun yanında tüm sorunlarını unutuyorsun.”
Elif
“Temmuzda neden tatile gitmiyoruz?” diye sordum eve dönerken.
Serhat aniden patladı. Bağırdı, direksiyona vurdu. Yüzü öfkeyle gerilmişti. Pencereye döndüm, gözyaşlarımı tutamadım. Ne yapmıştım ki? Sadece sormuştum! Son zamanlarda çok sinirliydi.
Arkadaşım Songül ima etmişti: “Belki birisi var?” Kocası Ahmet’in de iş yerindeki bir kızdan sonra değiştiğini anlattı. Gençmiş, göz kırpıyormuş, Ahmet de hemen “kaymış.” Gençlerin argo kelimelerini kullanmaya başlamış, “cringe,” “lol” gibi. Songül bir gün Ahmet’in oğlunun arkadaşlarına bu sözlerle saçmaladığını görünce utancından yere geçmiş. Oğlu da rahatsız olmuş.
Sonunda Songül dayanamamış. Kavga çıkarmış, Ahmet’e bavulu hazırlayıp annesine “terbiye olmaya” göndermiş. Kayınvalidesine de mesaj atmış: “Alın bu ergeni geri.” O da esprili bir şekilde, “Çocuk esirgeme kurumuna bırak, bize lazım değil,” demiş. Ahmet’in annesi öyle bir azarlamış ki hemen “kendine gelmiş.” Songül rahatlamıştı.
Ama Serhat öyle değildi. Farklıydı. Ve içimden bir ses, henüz birinin olmadığını söylüyordu. Ama bir şeyler yanlıştı.
Serhat
Mehmet’in evinde oturmuş, aklım Elif’teydi. Ne olmuştu ona? O neşeli haline ne olmuştu? Sürekli endişeliydi, bu tatil konusunda ısrar ediyordu… Sonra Deniz’i hatırladım, bugün iş çıkışı kahvede gülüşü, şakalarıma nasıl kahkaha attığını.
Tam o sırada Elif aradı. İşten alıp markete uğramamı istedi. Tüm keyfim kaçtı. Deniz’in “Gitmem lazım” dediğimdeki yüz ifadesini gördüm. Peki ya Elif! Kim demişti o bacağı şişmiş halde işe gitmesini? Evde otursaydı! Ama hayır, “Onsuz işler yürümez” diye tutturmuştu.
Telefonu elinde çevirirken Deniz’i arayıp aramamayı düşündüm. Tuşlara bastım… Tam o sırada Mehmet:
“Ne oldu sana? Deniz’i mi arıyorsun?”
Aramayı iptal ettim, utandım.
“Gideyim artık Mehmet,” diye mırıldandım.
“Benim de bir Deniz’im vardı,” dedi Mehmet. “Adı Ayşe’ydi. Onun yüzünden ailemi dağıttım. Kızımı artık sadece hafta sonları görebiliyorum. Eşim yeniden evlendi, mutlu görünüyor. Ben de mutlu olmuştum Serhat. Ama uzun sürmedi. Mutluluğu yanlış yerde aradım. Anladığımda iş işten geçmişti. Tek başıma yaşıyorum, oyun oynuyorum. Eşimden özür diledim ama ‘Affettim, ama bir hainle yaşayamam’ dedi. Kendimi onun yerine koydum—anladım ki ben de yaşayamazdım.”
Mehmet sustu, içimde bir şeyler sıkıştı.
“Aramadan önce iyi düşün,” diye ekledi.
Vedalaşıp çıktım. Telefon çaldı. Elif aramış sanırken—Deniz’di.
“Alo, sen mi aradın?” diye neşeli bir ses.
“Yok, yanlışlıkla olmuş,” diye tersledim.
“Belki uğrarsın? Tesadüfen, markete gelirken… Ben beyaz şarap severim…”
Midem bulandı. Ondan, kendimden. Aramayı kapattım. Tekrar tekrar aradı. Reddettim. Bir sesli mesaj bıraktı: “Korkaksın,” diyordu, “çocuk gibi davranıyorsun.” Cevaplamadım, numarasını sildim, engelledim.
Eve döndüm. Çantalar hâlâ kapının önündeydi. Elif karanlıkta masada oturmuş, camdan dışarı bakıyordu. Karşısına oturdum.
“Elif…” diye seslendim.
Döndü. Yüzü gözyaşlarından şişmişti. Kalbim sızladı.
“Elif, konuşmamız lazım,” diye kekeledim.
Darmadağınık konuştum: mazeretler, pişmanlıklar, suçlamalar… O sessizce dinledi.
“Anneme gideceğim,” diye fısıldadı. “Rapor alacağım. Düşün Serhat, hayatta ne istiyorsun. Seni seçim yapmaya zorlamıyorum, sadece neyin önemli olduğuna karar vermeni istiyorum.”
Gitti, ben yalnız kaldım. Onu sevmeyi bırakmamıştım, emindim. Ama bana ne olmuştu? Belki de k”O gece uzun uzun düşündüm ve sabah olur olmaz annesinin kapısını çaldım, çünkü anladım ki gerçek mutluluk, yılların emek verdiği yuvadaydı.”




