Melodilerin Gücü

**AYŞEGÜL**

Emre apartmanın kapısından hızla fırladı ve marketin yolunu tuttu. Kapanmadan yetişmek istiyordu, çünkü ekmeksiz akşam yemeği olmazdı. Marketin girişinde dört yaşlarında küçük bir kız, kucağında minicik bir köpekle duruyordu.

“Teyzeciğim, lütfen köpeğime ekmek alır mısınız?” diye fısıldadı küçük kız, içeri giren kadına umutla baktı.

“Kızım, annen nerede? Bu saatte sokakta ne işin var? Eve git!” diye sertçe çıkıştı kadın ve içeri daldı.

O anı izleyen Emre olduğu yerde durdu. Çocuğun bakışlarındaki hüzün ve çaresizlik içini acıtmıştı. O kadının aksine, küçük kızın aslında köpeği için değil, kendisi için yiyecek istediğini anlamıştı.

“Köpeğin ekmek yer mi?” diye gülümsedi Emre, yanına yaklaşarak.

“Evet,” diye atıldı küçük kız. “Aslında sucuk ve çikolata seviyor. Ama açken ekmek de yer.”

“Anladım,” dedi Emre iç çekerek. “Sen burada bekle, ben hemen geliyorum…”

Markette hızla ekmek aldı, sepete süt, yoğurt, bisküvi, çikolata ve salam attı. Sırada beklerken, istemsizce kendi çocukluğunu hatırladı. Annesi içkiye düşkündü, babasını ise hiç tanımamıştı. Günlerce aç kaldığı o zamanları unutamıyordu. Annesi temizlikçi olarak aldığı üç kuruş maaşı içkiye yatırıp haftalarca kaybolduğunda, akşamları çocuk parklarını dolaşırdı. Karanlıkta el feneriyle kum havuzlarını arayıp bazen yarım kalmış bir bisküvi ya da çikolata bulurdu… O küçük kızın gözlerindeki ifade, tıpkı kendi çocukluk bakışları gibiydi: çaresiz ve aç.

Marketten çıkınca kıza yaklaştı. Aldıklarını vermek istedi ama taşıyamayacağını fark etti—kucağında titreyen minik köpek varken.

“Köpeğin için biraz yiyecek aldım. Evin uzak mı?” diye sordu Emre.

“Hayır, şu karşıdaki binada,” dedi kız, yolun karşısındaki beş katlı binayı işaret ederek.

“Hadi, ben paketi taşıyayım.”

Küçük kızın yüzü hemen canlandı. Emre’nin önünde neşeyle yürümeye başladı, mırıldandığı şarkı Emre’ye tanıdık gelmişti.

“Adın ne?” diye sordu.

“Ayşegül,” dedi kız. “Bu da arkadaşım, Karabaş.”

Köpeği gösterdi. Yolda, annesi ve büyükannesiyle yaşadığını anlattı. Karabaş’ı da birkaç gün önce sokakta bulup eve getirmişti. Emre hâlâ yanıldığını umuyordu. Belki Ayşegül’ün annesi iyi bir kadındı, sadece maddi sıkıntıları vardı.

“İşte burada yaşıyorum,” dedi Ayşegül, ikinci kattan tüm mahalleye inleyen müziğin geldiği pencereyi göstererek. “Ama ben eve girmeyeceğim. Burada oynarım. Bize yiyecekleri ver, biz de akşam yemeğimizi yeriz.”

“Büyükannen evde mi?” diye sordu Emre. Saat neredeyse on bir olmuştu, bu saatte çocuğun sokakta olmaması gerekiyordu.

“Evet. Evde. Büyükanne emekli maaşını aldı, mutfakta içiyorlar,” dedi Ayşegül suratını ekşiterek.

Emre şaşkınlık içinde kaldı. Sokak ıssızdı, etrafta kimsecikler yoktu. Kızı bırakmak istemiyordu, ısrarla eve gitmesini söyledi.

“Sen Karabaş’la odana kapan, yemeğini ye ve uyu. Çok geç oldu. Sokak tehlikeli. Köpeğini birisi çalmasın, değil mi?”

Ayşegül başını salladı, köpeğini daha sıkı kucakladı. Emre onu kapıya kadar götürdü, içeri girdiğinden emin olunca hızla uzaklaştı. Keyfi yerinde değildi. Sosyal hizmetlerin artık daha iyi çalıştığını sanıyordu ama yanılmıştı. Her şey eskisi gibiydi…

Eve varınca eşi Elif ona çıkıştı, uzun sürmesine sinirlenmişti. Yemek soğumuş, o ise meraktan pencereye yapışmış, başına bir şey gelmiş mi diye endişelenmişti. Altıncı ayındaki hamileliği nedeniyle Elif’in huysuzluklarına alışkındı. Onun keyifsiz olduğunu görünce, derdi ne diye sıkıştırdı.

Emre yemekte Ayşegül’ü ve onun tek arkadaşı Karabaş’ı anlattı.

“Aferin, kıza yardım etmişsin. Hiç olmazsa doyurmuşsun,” dedi Elif hüzünle. “Üzülme, muhtaç çocuk çok. Hepsinin yardımına koşamayız. Üstelik yakında bizim de oğlumuz doğacak, ona bakmalıyız, başka çocuklara değil.”

Emre eşinin haklı olduğunu biliyordu ama yine de içi rahat etmedi. O gece uyuyamadı. Küçük Ayşegül’ün bu kadar içine işleyeceğini tahmin etmemişti.

Bir hafta sonra eşiyle gezmeye çıkmışlardı. Markete uğrayıp çayın yanına tatlı bir şeyler alacaktı. Tam orada, yine Ayşegül’ü gördüler… Kız hıçkırıklar içinde, büyük bir dert gibi ağlıyordu.

“Ayşegül! Ne oldu?” diye koştu Emre, yanına çömelerek.

“Karabaş’ı aldılar!” diye hıçkırdı kız. “Büyük çocuklar elimden çektiler, şu taraftaki arka bahçeye götürdüler.”

“Burada bekle, hemen geliyorum!” diye bağırdı Emre, Ayşegül’ün gösterdiği yöne koştu.

Beş dakika sonra Karabaş’ı kucağında geri döndü. Elif ise Ayşegül’ü banka oturtmuş, onu teselli ediyordu.

“Ağlama! Emre amcan köpeğini buldu,” diye gülümsedi Elif, kocasını görünce. “Emre! Böyle bırakamayız. Kızın yanağında morluk var, kolları da iz dolu. Annesi dün ‘terbiyeEmre ve Elif, Ayşegül’ü resmen evlat edinip yeni hayatlarına başladıklarında, artık hiçbir çocuğun karanlık sokaklarda aç kalmayacağı bir dünya hayal etmeye başladılar.

Rate article
Lifequest
Melodilerin Gücü