Taze demlenmiş kahvenin ve sıcak poğaçaların kokusu mutfakta huzurlu bir büyü gibi yayılıyordu. On yıldır Mehmet’leydi. On yıllık bir liman, on yıllık mutluluk. Aylin, yeni bir sabaha uyanmanın keyfini çıkarıyordu—masa üzerinde dans eden güneş ışıkları, odasında mışıl mışıl uyuyan kızı Elif’in nefes alışı. Dünya bir huzur deniziydi.
Kapı zili sertçe çaldı. Eşinin ilk evliliğinden olan oğlu Kerem, eşikte duruyordu. Gözleri alışılmadık bir heyecanla parlıyor, yanakları kızarmıştı.
“Baba!” diye soluk soluğa bağırdı, daha adımını bile atmadan. “Geri döndü! Annem! Dün! Şehir merkezinde bir daire kiraladı… Bizi özlemiş, diyor!”
“Sevgi” ismi havada ağır ve davetsiz bir şekilde asılı kaldı, gece yarısı kapıyı çalan bir yabancı gibi. O kadın. On beş yıl önce bir İtalyan’la “mutlu bir gelecek” hayaliyle ortadan kaybolan, altı yaşındaki Kerem’i şaşkın bir baba ve yaşlı dedenin kucağında bırakan kadın. “Sonsuza kadar!” diye yazmıştı o tek, veda mektubunda. Şimdi geri dönmüştü. Boş elleriyle ama boş olmayan umutlarıyla. Aylin, yüreğine çöken buz gibi bir ağırlıkla düşündü bunları.
Gösterişli bir restorandaki buluşma tek perdelik bir oyundan farksızdı. Sevgi, pembelere bürünmüş şifon bulutları ve ağır, keskin bir parfüm kokusuyla içeri girdi.
Acılarını inciler gibi saçıyordu: “Korkunç bir evlilikti!”, “Bir canavarla evlenmişim!”, “Oğlumu çok özledim!”
Parmaklarındaki yüzüklerle sürekli Mehmet’in eline dokunmaya çalışıyordu. “Mehmet’im, hatırlıyor musun, biz…” Mehmet hafifçe geri çekildi, yüzü kibar bir maskeydi ama Aylin, onun gerildiğini hissetti. Kerem ise annesine büyülenmiş gibi bakıyordu, her kelimesini, süslü kirpiklerinden süzülen her damla gözyaşını içiyordu.
Eski eşin manipülasyonları ilk gece saldırdı. Telefonun çalmasıyla uykuları bölündü. Sevgi, hıçkırıklarına karışan su sesiyle bağırıyordu:
“Mehmet’im! Yardım et! Musluk patladı! Her yer su altında! Yalnızım… Ne yapacağımı bilmiyorum!”
Mehmet sessizce kalktı, giyindi. Aylin karanlığa bakarak onun adımlarını dinledi. Birkaç saat sonra döndüğünde üzerinde soğuk ve nem kokusu vardı.
“Tamir ettin mi?” diye fısıldadı Aylin.
“Conta bozulmuş. Önemsiz bir şey.” Ceketini çıkardı, yatağın kenarına oturdu. “Bana… bir havluyla karşıladı. Kıyafetlerinin hepsi suya mı batmış, dedi.” Sesinde ne heyecan ne de mahcubiyet vardı. Sadece yorgun bir bezginlik. “Eski numaraları.”
Sonra “karanlık” oyunu geldi. Gündüz vakti telefon çaldı, Sevgi’nin ince ve korkmuş sesi:
“Mehmet’im, apartmanın koridorundaki ışık yanıp sönüyor! Korku filmi gibi! Dışarı çıkmaya korkuyorum! Kerem derslerinde… Ekmek bile alamıyorum!”
Gitti. Ekmek aldı. Koridorun lambası gerçekten de yanıp sönüyordu. Yenisini taktı. Dairesinin kapısı ardına kadar açıldı. Yarı saydam sabahlığıyla eşikte nazlıca duruyordu.
“Kahramanım!” diye fısıldadı şekerli bir sesle. “İçeri girecek misin? Kahve yapalım… Eski günleri yad edelim…”
Mehmet kibarca ama kararlı bir şekilde başını iki yana salladı:
“Geç oldu. Aylin bekliyor. Ayrıca kahveyle uyanmama gerek yok.”
Oradan ayrıldı, Sevgi’yi kapının eşiğinde bıraktı. Sevgi’nin yüzü bir anlığına öfkeyle gerildi, sonra hemen yerini bildik çaresizlik maskesine bıraktı.
Kriz noktası, Kerem’in panikle attığı telefonla geldi:
“Baba! Acele! Annem kötü! Düştü… Gözlerinin önü karardığını söylüyor! Nefes almakta zorlanıyor!”
Mehmet fırladı ama hareketlerinde eski telaşı yoktu. Geldiğinde Sevgi, kanepede Raffaello’nun Meryem’i gibi uzanmış, bir eli alnında, diğeri ipekl i sabahlığının ucunu havalandırıyordu.
“Mehmet’im…” diye inledi gözlerini açarak. “Çok korktum… Yalnızdım…”
Yaklaşmadı. Yerdeki boş şişeye baktı. Ambulansı aradı. Beklerken, Kerem’e havadan sudan konuşur gibi sordu:
“Ne yiyip içti?”
“Annem stresten olduğunu söyledi…” diye kekeledi oğlu mahçup bir sesle.
Gelen doktorlar basit bir gıda zehirlenmesi olduğunu söyledi. Mehmet ayrılırken Sevgi koluna yapışmaya çalıştı:
“Beni bırakma… Çok korkuyorum…”
Kolu nazikçe kurtardı.
Eve döndüğünde Aylin’le göz göze geldiğinde, gözlerinde acıma değil, bu ucuz vodvile duyulan yorgun ve sert bir tiksinme okunuyordu. “Eskiden de aynı oyunları oynardı,” dedi sonra mutfakta otururken. “Sadece dekor değişmiş. İhtiyacı olduğunda hep çaresizlik numarası yapardı. O İtalyan’a gitmeden önce nasıl ‘hastalandığını’ ve ‘desteğime ihtiyaç duyduğunu’ hatırlıyor musun? Sonra pat, mektup. Ben ona bir bastondum. Baston kırılınca yenisini buldu. Ama ben baston değilim, Aylin. Onun için de olmayacağım.”
Mehmet’te başarısız olunca Sevgi tüm dikkatini Kerem’e yöneltti.
Şikayetleri daha yüksek sesle, gözyaşları daha boldu, özellikle oğlu yanındayken. “Baban beni bir paçavra gibi attKerem bir daha asla annesinin çağrılarına koşmadı, evlerinin huzuru ise Sevgi’nin gölgesinden tamamen arınmış şekilde yeniden kuruldu.




