Elif mutfakta oturmuş, çayını hafifçe karıştırıyordu. Pencereden sallanan çınar dalları ve avluda koşuşturan küçük oğlu Ali ile komşunun köpeğiyle oynarken çıkardığı kahkahaları duyuyordu. Her şey olağan, tanıdık görünüyordu. Neredeyse kusursuz bir aile tablosu. Birkaç gün içinde dünyasının altüst olacağını, parçalanan hayatını tekrar toparlamak için tüm gücünü harcaması gerekeceğini aklının ucundan bile geçirmemişti.
Telefon tam da beklenmedik bir anda çaldı. Bu Serkan değildi — kocası nadiren arar, hep kısa ve resmi konuşurdu: “Geç geleceğim,” ya da “Akşam yemeği için bir şeyler al.” diye. Bu numara ise yabancı, soğuk ve anonim bir şekilde ekranda parlıyordu.
“Alo?” dedi Elif, telefonu kulağına götürürken.
Diğer ucundaki kadının sesi tuhaf bir şekilde kendinden emindi.
“Elif Hanım? Merhaba. Ben Sibel. Sizi tanımıyoruz… henüz.”
Elif hafifçe kaşlarını çattı. Sesindeki küçümseyen tonu hissetmişti. Tanımadığı bir kadının ona sebepsiz yere araması normal değildi.
“Evet… Dinliyorum?”
“Aramamın sebebi, bilmenizi istemem. Kocanız… nasıl desem… size karşı pek dürüst değil. Serkan’la beş yılı aşkın süredir birlikteyiz.”
Elif tepki verdi mi? Hayır. Yüzünde en ufak bir kıpırtı yoktu, sanki duydukları onunla ilgili değilmiş gibi. Gözlerinin önünde bir film oynuyordu: görüntüler vardı, ama gerçeklik ekranın ardında kalıyordu. Bu arada Sibel’in sesi ısrarla devam etti:
“Uzun süre sessiz kaldım çünkü size acıyordum. Ama artık iş çığırından çıktı. Serkan sizi yıllardır sevmiyor. Size sadece alışkanlıktan ve acıdığı için katlanıyor.”
Acımak. Bu kelime, bileğinden sızan kan gibi ani ve keskindi. Hafızasına saplanan bir iğne, en zayıf noktasına vurulan bir darbe. Son zamanlarda Serkan’la bakışlarının kesişmediğini, yatak odasındaki konuşmalarının komşu sohbetinden farksız olduğunu fark etmeye başlamıştı zaten.
“Peki. Ne istiyorsunuz?” diye sordu beklenmedik bir sertlikle.
Sibel hafifçe güldü.
“Buluşalım. Her şeyi yüz yüze konuşalım. Telefonda anlatılmaz.”
İki gün sonra gerçekten buluştular. Elif, şehrin kenar mahallesindeki loş bir kafeye gitti. Sibel köşedeki masada bekliyordu. Genç, bakımlı, saçları özenle şekillendirilmiş ve yapmacık bir kendine güvenle oturuyordu.
“Geldiğiniz için teşekkürler. Bilirsiniz, her eş sizin gibi cesaret gösteremez.”
Elif karşısına oturdu, parmaklarındaki titremeyi belli etmemek için ellerini sımsıkı kavuşturdu.
“Onun için kimsiniz?”
Sibel kaşını kaldırdı, bir an düşünür gibi durakladı, sonra konuşmaya başladı.
Kelimeler, Elif’in içini yakarcasına boşandı. Sibel hiç çekinmeden Serkan’la nasıl tanıştıklarını, birlikte seyahat ettiklerini, ona hediyeler aldığını anlattı. “Bir yüzük bile… tabii doğru ele değil,” diye ekledi anlamlı bir gülümsemeyle. Ona göre Serkan, Elif’i çoktan unutmuş, sadece çocuklar ve biraz da ona acıdığı için evde kalmıştı.
Her cümlesi bir zafer ilanı gibiydi. Elif, kalbinin attığını zar zor duyuyordu. Yumruklarını sıkarak sonuna kadar dinledi.
O akşam eve döndüğünde Serkan işten gelmişti. Her şey her zamanki gibiydi: ceketi sandalyenin arkasında asılıydı, televizyonda futbol maçı vardı. Ama Elif artık sessiz kalamazdı.
“Çık git,” diye fırlattı kapıyı açar açmaz.
“Elif, ne oldu?” Sesi şaşkın ve samimi bir endişeyle titriyordu.
Dayanamadı, gözyaşları birden boşandı, bir baraj yıkılmış gibi.
“Her şeyi biliyorum, Serkan. Defol git. Çünkü sen başkasını seviyorsun.”
Önce açıklamaya çalıştı, mazeretler sıraladı, ama Elif acıya rağmen kararlıydı. Ona kapıyı gösterdi.
Serkan’ın gitmesinin ardından geçen ilk aylar tam bir sınavdı. Ali ve Can, oğulları, babalarının neden artık eve gelmediğini anlamakta zorlanıyordu. Ali her gece “Babamız bizi neden terk etti?” diye soruyor, Can ise her akşam pencerede onu bekliyordu.
Elif yeni bir iş aramak zorunda kaldı — tek maaşla eski evlerinde kalamazdı. Üstelik Serkan “adil” bir mal paylaşımında ısrar ediyordu. Artık onun evi, şehrin dışındaki küçük bir apartman dairesiydi: mutfak dört adımda geçilecek kadar küçük, pencereden sadece otopark görünüyordu. Ama dayandı. Oğullarına sabahları gülümsemeyi, onlara masal anlatmayı sürdürdü. Geceleri yastığa gözyaşlarını dökse de, bir gün her şeyin düzeleceğine inanıyordu.
Serkan ise ne rahatlamıştı ne de mutlu. Sibel, tutkunun dumanı arasından gördüğü gibi değildi. Sürekli şikayetler, gündelik hayata uyum sağlayamaması, onu daha “heyecan verici” erkeklerle kıyaslaması — ilişkilerini zehirliyordu. Aralarındaki uçurum her gün biraz daha büyüyordu.
Bir gün Sibel soğukkanlılıkla eşSerkan bir gün kapısını çaldığında Elif artık onun yüzüne bile bakmadı, çünkü gerçek aşkın sadakatsiz bir kalple asla bulunamayacağını çok iyi öğrenmişti.




