Bugün yine yanlış ekmek aldın. “Çekirdeksiz olsun” demiştim, diye söylendi Ayşe, ekmeği masaya bırakırken bile Murat’a bakmadı.
“Sonuncusu oydu,” diye cevap verdi Murat sakin bir sesle. “Niye bu kadar büyütüyorsun? Normal bir ekmek işte.”
“Furkan’ın sonra karnı ağrıyor. Senin için kolay tabii, gece ona ilaç verip başında bekleyen sen değilsin ya.”
Murat bir an gözlerini kapadı ve yavaşça nefes verdi. Poşetleri pencerenin yanına, kendinden uzak bir yere koydu ve oradaki tabureye oturdu. Sanki ailesinden uzak durmaya çalışıyordu. Yakın olmak istiyordu ama bir türlü olamıyordu.
Kapı çaldı. Gelen Esra’ydı, elinde hediyeler ve gülümseyen bir yüzle. Kız kardeşinin evinde hep aynı günü yaşıyor gibiydi. Sürekli koşturmaca vardı ama aile sıcaklığıyla dolu. O sıcaklığa çekiliyordu.
“Merhaba ailecek. Nasılsınız? Sessiz, huzurlu bir gün mü geçiriyorsunuz?”
“Keşke. Neredeyse işlerimiz bitti ama. Şimdi dersler, akşam yemeği, banyo… Bir de yarın giysileri ütüleyeceğim,” dedi Ayşe, torbaları boşaltırken. “Sabahın köründen beri ayaktayım, oturacak vaktim bile olmadı.”
“Dizlerin hâlâ gıcırdıyor mu?” diye gülümsedi Esra, montunu çıkarırken.
Murat ona selam vermek için sadece başını salladı ve yatak odasına geçti. Kadınların sohbetlerine karışmayı çoktan bırakmıştı.
“Yine mi aynı?” diye fısıldadı Esra, kız kardeşine bakarak.
“Ne demek aynı?”
“Yani, yine tek başınasın. Murat ise öbür odada, sessiz sakin.”
Ayşe sinirli bir hareketle gözlerini devirdi.
“Başlama yine. Bizim… görev dağılımımız böyle. Ben ev ve çocuklarla ilgileniyorum, o çalışıyor. Herkesin evi böyle.”
“Bundan bahsetmiyorum ki. Eve geleli bir buçuk saat oldu. Bu sürede onunla hiç konuştun mu?”
“Ayıp olmasın, her akşam ona romantik yemek hazırlamak zorunda değilim. Çocuklarımız var.”
Mutfak küçüktü. Dar bir masa, yıpranmış minderli sandalyeler, solmuş bir sebze doğrama tahtası. Duvarda, çocukların kurs programları ve antrenman saatleri asılıydı. Hepsi Ayşe’nin düzgün el yazısıyla yazılmıştı.
“Çocuklar senin için kişisel hayatın sonu mu?” diye sordu Esra.
Ayşe omuzlarını silkti.
“Sadece onların… bizim yaşadığımız gibi olmasını istemiyorum. Hatırlıyor musun, annem bizi nasıl saatlerce evde yalnız bırakırdı? Babam da içerken annem nasıl didinip dururdu? Evin sürekli dağınık olmasından bahsetmiyorum bile. Ben temizlemeye başlayana kadar tuvalete girmek bile korkunçtu.”
“Hatırlıyorum,” diye onayladı Esra ve iç çekti. “Ama şunu da hatırlıyorum: Yerde yatıp çizgi film izlerdik. Sen çocuklarla en son ne zaman birlikte bir şey izledin?”
Ayşe utangaç bir şekilde gözlerini kaçırdı. Cevap ortadaydı.
“Onların İngilizceye, matematiğe ve havuza ihtiyacı var, çizgi filme değil.”
“Peki Murat’ın hiçbir şeye ihtiyacı yok mu?”
Ayşe koridor tarafına sert bir bakış attı, kaşlarını çatarak.
“O yetişkin bir adam. Küçük çocuk değil. Ailesi için sabredebilir.”
Esra sustu. Sadece kız kardeşine baktı: Gözlerinin altı morarmış, saçları dağınık bir topuz yapılmıştı. Elleri durmak bilmiyordu: açıyor, kapatıyor, karıştırıyor, topluyordu.
“Onu seviyor musun?” diye sordu aniden Esra.
“Aklını mı kaçırdın? Tabii ki seviyorum! Sadece şu an sırası değil.”
“On yıldan fazladır sırası değil. Mehmet doğduğundan beri.”
Odaya Furkan girdi. Pijamalarıyla, dağınık saçlarıyla, küskün bir serçe gibi.
“Anne, Mehmet’in kitabı yırtılmış. Ben yapmadım dedi ama o ben yırttım diyor!”
“Şimdi hallederim.”
Ayşe hemen ayağa kalkıp gitti. Esra mutfakta yalnız kaldı, ama çok değil. Birkaç dakika sonra Murat göründü. Sanki su almak için karısının gitmesini beklemişti.
“Yoruldun mu?” diye sordu Esra yumuşak bir sesle.
“Yok, önemli değil. Bazen öyle hissediyorum ki, bir gün yok olsam fark etmez bile,” diye içini döktü sessizce Murat.
“Fark eder. Ama belki de çok geç olur.”
Omuzlarını silkti, iç çekti ve arkasını döndü.
“Onları seviyorum. Ama burada fazlaymışım gibi hissediyorum. Bir mobilya gibi. Para getirip kenara çekilen.”
Esra ne diyeceğini bilemedi, Murat da cevap beklemiyordu zaten. Sadece ayağa kalktı ve yatak odasına geri döndü.
Ayşe bir daha geri gelmedi. Yırtılan kitap, tozlu pencere pervazları ve ütüsüz katlanmış çamaşırlar arasında kaybolup gitti.
Ertesi sabah kahveyle değil, dolap önündeki tartışmayla başladı. Ayşe, her zamanki gibi, herkesi fazlasıyla giydirmeye çalışıyordu.
“Mehmet, şu kapüşonlu ceketi giy.”
“Anne, bunda çok sıcak oluyor. AVM’ye gidiyoruz, orası sıcaktır.”
“Peki oraya gidene kadar sokakta üşümeyecek misin? Sonra kim burnunu silecek?”
Furkan kapının yanında dolaşıyor, botlarının üzerine çoraplarını geçiriyordu ki “daha az kayar” diye. Ayşe ona çıkışınca irkildi, hemen çoraplarını çıkarıp doğru dürüst giyindi. Murat ise arabadaydı. Birkaç kez yardım teklif etmişti ama cevap hep aynıydı: “Ben hallederimO gece Murat eve döndüğünde, Ayşe mutfakta sessizce çayını içiyordu ve ikisi de artık eskisi gibi olmayacaklarını biliyorlardı, ama belki de daha iyi bir şeyin başlangıcıydı bu.




