– Anne, yumuşak oyuncaklarım nerede? – Selen hızla odasını süzdü, bir sabah içinde sıcacık bir yuva olan bu odanın nasıl bu kadar steril bir hale geldiğine anlam veremedi. – Bir de şu raftaki Kinder oyuncaklarım da yok!
– Selen, onları Teyze Emine’ye verdim. Torunu çok tatlı, küçük bir melek. Teyze Emine dedi ki, küçük Elif tüm sabah senin oyuncaklarınla oynuyor, – annenin sesi mutfaktan geldi.
– Nasıl yani? Şaka mı bu? Anne, onlar benim eşyalarım! Benim oyuncaklarım! – gözleri dolu dolu Selen, annesinin yanına koştu ve neredeyse bağırarak konuştu.
– Allah aşkına, büyüdün artık, koskoca genç kız oldun, hâlâ oyuncaklar için ağlıyorsun. Teyze Emine’ye verdim, torunu var, en azından birileri oynasın. Seninkiler sadece durup tozlanıyordu. Yoksa on yedi yaşında bebek gibi oyuncaklarla mı oynayacaksın? Bir de ağlamayı kes, sanki bütün odanı bağışladım!
– Öyle bir şey yapacağına şaşırmam! Bir bakmışım ki başka birinin kızı ya da torunu odama yerleşmiş! – öfkeyle bağırdı Selen ve kapıya yöneldi.
Hep böyle olurdu. Selen, on beş yaşından beri harçlığını çıkarmak için çalışıyordu, annesinden fazladan para istememek için. İlk maaşıyla bir kazak ve kot pantolon almıştı, annesi hemen dolabını karıştırmış ve bir çuval dolusu “gereksiz” eşyayı çıkarmıştı.
– Artık çalışıyorsun, üçüncü kattaki komşunun kızı da büyüyor. Kendin de görüyorsun, ne kadar zor durumdalar. Yoksa sana mı kıyamadın? – annesi, Selen’in en sevdiği tişörtünü bir saat aradıktan sonra sitemle konuştu.
– Anne, bu kadar da olmaz! Onlar. Benim. Eşyalarım! Hiç olmazsa bana sorsaydın!
– Sana bir şey borçlu değilim, ama sen, nankör kız, bana böyle konuşamazsın! O eşyaları benim alınterimle aldım, – diye çıkıştı annesi.
“Gerçekten anlamıyor mu?” – içinden öfkelendi Selen, neredeyse boşalmış dolabının önünde otururken. “İnsan bir başkasına eşyalarını nasıl böyle verir?”
Sonraki gün, Selen okuldan döndüğünde kitaplığının boş olduğunu gördü. Dördüncü sınıftan beri biriktirdiği kitap serisi kaybolmuştu.
– Anne, onları bana büyükanne hediye etmişti. Sen almadın! Neden böyle yapıyorsun? – gözyaşları içinde sordu Selen.
– Zaten okumuyorsun, ne fark eder ki? Sadece toz topluyorlar. Hem çocuk kitapları, büyüdün artık, ne işine yarayacak? Eninde sonunda yazlığa götürüp sobada yakardık, – diye anlamsız buldu annesi.
– Okusam da okumasam da fark etmez! Onlar benim! Arkadaşını ara ve geri getirsin.
– Aklını mı kaçırdın? Rezillik! Kimseyi aramayacağım. Nasıl böyle bir kız yetiştirdim anlamıyorum. Cimri ve hesapçı, tıpkı baban gibi. O da bana her çorap için hesap sorardı, sen de aynısın.
O gün annesi, kitapları kime verdiğini söylemedi. O günden sonra Selen, sadece gerçekten ihtiyacı olan şeyleri almaya başladı. Hediye almak istemiyordu ki annesi ona hesap sormasın. Dağıtılmamış dergilerini ve kitaplarını büyükannesine emanet etti. Aldığı eşyaları sadece kendi rafına koyuyor, annesine sürekli “Bunlara dokunma” diye hatırlatıyordu. Annesi buna alınıyor, günlerce konuşmuyordu.
“Vay halimize, kıyafetlerimizi bile paylaşamaz olduk. Yakında herkes kendi yiyeceğini mi alacak?” – diyordu annesi ve sessizliğe gömülüyordu.
Son damla, en sevdiği oyuncaklarının kaybolması oldu. Eve döndüğünde annesinin onları Teyze Emine’ye verdiğini öğrenince, Selen daha fazla dayanamadı. Annesinin arkadaşının nerede yaşadığını biliyordu ve “rezil olma” pahasına da olsa eşyalarını geri almaya gitti. “Ne düşünürlerse düşünsünler. Eşyalarımı başkasına vermelerine izin vermeyeceğim.” – Selen tüm dünyayla kavga etmeye hazırdı, ama hakkını koruyacaktı.
– Selen! Nereye gidiyorsun? – diye bağırdı annesi arkasından. – Sakın Emine Teyze’ye gidip beni rezil etme!
Ama kız annesini duymuyordu. Artık umurunda değildi. Başkaları için sıradan oyuncaklardı, ama ona göre çok değerliydiler.
Kapıyı çaldı. Altmış yaşlarında bir kadın açtı. Teyze Emine, ailenin eski bir tanıdığıydı. Yıllar önce, Selen’in annesine boşandıktan sonra iş bulmasında yardım etmiş, bazen küçük Selen’e bakmıştı.
– Selen, merhaba! Bir şey mi oldu? – endişeyle sordu Emine Teyze.
– Merhaba. Yok, yok, her şey yolunda… Yani aslında pek değil, – Selen eşikte duraksadı, utanç ve suçluluktan terlemeye başlamıştı. Kararlılığı yok olmuş, içine şüphe düşmüştü: Acaba doğru mu yapıyordu, yoksa oyuncakların gittiğine razı mı olmalıydı?
– Eşikte durma, gel içeri, sakin sakin anlat, – diyerek Emine Teyze onu içeri davet etti.
Selen içeri girdi, ayakkabılarını çıkarmadan girişteki küçük pufa oturdu.
– Emine Teyze… Annem size bu sabah bir poşet oyuncak vermiş…
– Ah, evet, çok teşekkür ederim! Elif peluş hayvanlara bayılıyor. Ben de sana bir şeyler vermek istiyordum, ama annen gelir diye düşünmüştüm. Madem sen geldin, bekle bir dakika… – Emine Teyze dönüp mutfağaEmine Teyze gülümseyerek, “Tabii ki oyuncaklarını geri alabilirsin, canım, ben de anlıyorum seni,” dedi ve Selen’in yüreğine bir huzur doldu.




