**Günlük**
Bugün ne oldu biliyor musun? Tam on beş yıl sonra onunla karşılaştım. Tesadüf müydü, kader mi, bilmiyorum. Ama o, Emine, hâlâ aynı sert bakışlara sahipti. Çocuklarımızı bale dersine getirdik. Burası İstanbul’un göbeği, Şişli’de küçük bir dans okulu. İkimiz de bir an donup kaldık.
“Merhaba, Emine,” dedim içim titreyerek. “Ne kadar oldu görmeyeli?”
“On beş yıl, belki daha fazla,” dedi hafifçe gülümseyerek. Ama o gülümseme yüzündeki gerilimi gizlemiyordu.
Ben de onun gözlerine baktım. Hiç değişmemiştim diyordu ama kendisi çok değişmişti. Daha olgun, daha güzel. İçimden bir ses, “Yine de aynı kırgınlık var,” diyordu.
“Çocuğunu mu getirdin?” diye sordum.
“Kızımı,” dedi Emine. “Elif. On yaşında. Seninki?”
“Benimki de kız, Zeynep. Dokuzunda.” Sustum bir an. “Ondan mı doğurdun? Sonunda evlendiniz mi?”
Emine şaşkınlıkla baktı bana. Hâlâ mı aynı şeyleri düşünüyordu? Hâlâ mı inanıyordu ki en iyi arkadaşı, sevdiği adamı elinden almıştı?
“Kafeye inelim mi?” dedim birden. “Çay içer, konuşuruz.”
Emine tereddüt etti. Belli ki bu fikri hiç beğenmemişti. Ama sonra omuzlarını silkip onayladı. “Tamam.”
Aşağı indik. Sessizlik ağır basıyordu. Birbirimize bakışlarımızda on yılların acısı vardı. Konuştuk, ama hiçbir şey konuşmadık aslında.
İki yıl önce İstanbul’a döndüğümü, annemin hastalığı yüzünden taşındığımızı anlattım. “Yavuz harika bir adam,” dedim gururla. “Ne kadar şanslıyım!”
Emine gülümsedi. “Ne güzel,” dedi. Ama belli ki içindeki kuşku geçmemişti. Sonra o soruyu sordu: “Peki ya sen? Onunla evlendin mi? Mutlu musun?”
İçim burkuldu. Hâlâ mı? Hâlâ mı “o” diyordu? Canım sıkıldı birden. “Emine,” dedim. “Gerçekten mi düşünüyorsun ki ben onunla bir şey yaşadım?”
Dudaklarını büzdü. Çocukluğumuzdan beri sinirlendiğinde hep böyle yapardı.
“Ben hiç düşünmedim bile,” dedi kısaca.
Yalan söylüyordu. “Yıllarca aklında tuttun, değil mi? Evlendiğimi sandın, mutlu olduğumu düşündün. Şimdi de hiç düşünmediğini mi söylüyorsun?”
Emine öfkeyle baktı. Sonra telefonumu uzattım ona. “Bak,” dedim. “Kocam Kerem. O zamanlar alay ettiğin ‘sıkıcı’ çocuk.”
Fotoğraflara bakarken gözleri büyüdü. Şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Gerçekten Kerem’le mi evlendin?”
“Evet. Bir de oğlumuz var, Ali. On üç yaşında. Emine, ben asla onunla bir şey yaşamadım. O yalan söyledi sana.”
Yıllar önceydi. Beş yaşındayken tanışmıştık. Aynı sokakta, aynı mahallede büyüdük. Hep beraberdik. Ta ki üniversitede Taner çıkana kadar.
Emine ona âşık olmuştu. Ben ise Kerem’le sevgiliydim. Ama Taner, kendi kafasında bir hikâye uydurmuştu. Bir gün bana açıldı. “Sen Emine’yle çıkıyorsun!” dedim şaşkınlıkla.
“Birkaç kere beraber olduk, o kadar,” diye güldü küçümseyerek.
İğrendim. Kapıyı gösterdim. Ertesi gün Emine ağlayarak geldi. “Nasıl yaparsın? Onu sevdiğimi biliyordun!”
Ne olduğunu anlamamıştım. Sonra öğrendim: Taner ona yalan söylemiş. Benim ona açıldığımı, onu elde etmeye çalıştığımı söylemiş.
Emine bana tokat attı. “Ondan hamileyim!” diye bağırdı. “Ve sen her şeyi mahvettin!”
Sonra gitti. On beş yıl boyunca görüşmedik.
Şimdi buradaydık. İkimiz de evliydik, çocuklarımız vardı. Ama o günün acısı hâlâ duruyordu aramızda.
“Bana açıklama şansı vermemiştin,” dedim sessizce.
Emine saate baktı. “Ders bitiyor,” dedi. “Gidelim.”
Yukarı çıktık. Kızlarımızı beklerken birden sordu:
“Bana hâlâ kızgın mısın? O tokadım için?”
Başımı salladım. “Hayır. Ama keşke konuşabilseydik. On beş yıl boşuna geçti.”
Emine gülümsedi. “Biliyor musun?” dedi. “Taner olmasaydı, belki de Yavuz’la tanışmayacaktım. Zeynep olmayacaktı.”
Gülümsedim. Sonra Elif koşarak yanıma geldi. Emine’nin kızı da onunkine benziyordu.
“Hafta sonu kızları parka götürsek mi?” diye sordu Emine.
Kabul ettim.
Artık eskisi gibi olamazdık tabii. Ama en azından kin kalmadı aramızda.
**Bugün öğrendiğim ders:** Geçmişin yükünü taşımak, geleceği ıskalamaktır. Bazen susmak, bazen konuşmak gerek. Ama en önemlisi, güvenebileceğin insanları iyi seç.




