**Her Şeyin Suçu Yağmurda**
Öğleden sonra gökyüzü bulutlarla kaplandı ve akşama doğru hafif bir yağmur başladı. İlkbaharda sokaklar özellikle böyle yağmurlu havalarda pek de hoş görünmez.
Deniz, ayrılış saatine kadar vakit geçirmek için arabasıyla şehirde bir saati aşkın süredir dolanıp duruyordu. Akşama doğru yollardaki araç sayısı iyice artmış, trafik ve kırmızı ışıklar yüzünden sık sık durmak zorunda kalıyordu. Zaman ağır ağır ilerliyordu, ama eve dönmek istemiyordu, istasyona gitmek için de erken daha.
Arabasını kaldırım kenarına çekip silecekleri kapattı. Yağmurun küçük damlaları ön camı şeffaf noktalarla kaplamış, dışarıdaki dünyayı bulanıklaştırmıştı.
Tüm haftayı Elif’in gitmesinin şokunu atlatmaya çalışarak geçirmişti. Hâlâ tam olarak kendine gelemiyordu. Evde kalsaydı, bu günlerde yaptığı gibi yine içkiye sarılırdı. Şarapsız uyuyamıyordu artık.
Elif’le neredeyse bir yıl birlikte yaşamışlardı, daha önce de iki ay görüşmüşlerdi. Başta her şey iyiydi, hatta çok iyiydi. Yazın güneye, deniz kenarına gidip Elif’e evlenme teklifi etmeyi bile planlıyordu, son zamanlarda sık sık kavga etseler bile. Elif her konuda onu eleştiriyor, sürekli bir şeylere sinirleniyor, ona sitem ediyordu.
Tam ayrılmadan önce, 8 Mart hediyesi yüzünden kavga etmişlerdi. Hollanda lalelerinden bir buket ve almayı çok istediği çanta, Elif’e yetersiz bir hediye gibi gelmişti.
“Zaten sen istemiştin bu çantayı,” diye çıkışmıştı Deniz. “Hem ucuz bir şey de değil.”
“Alacağını biliyordum. Ama kendinden bir şeyler ekleyeceğini, sürpriz yapacağını düşünmüştüm. Hediye beklenmedik olmalı, insana mutluluk vermeli.”
“Özür dilerim, başka bir şey istediğini ima etmeliydin,” diye mırıldanmıştı Deniz.
“Kendin anlayamadın mı?”
Ve Elif yine başlamıştı. Onun bir kıza nasıl mutluluk vereceğini bilmediğini, az kazandığını söylüyordu. Ayşe’ye Murat bir kürk almıştı, Esra’nın sevgilisi de püskülü elmas bir yüzük.
“Murat’ın işleri şaibeli, dürüst kazanmıyor, her an başına bir iş gelebilir.”
“Ne olmuş? En azından Ayşe’nin yeni kürkü var, Avrupa’nın lüks tatil yerlerine gidiyorlar. Sen ise fazla hassassın, işte bu yüzden fakiriz.”
“Abartma, fakir değiliz. Yüzük almayı planlıyordum, ama sonra. Baharda kürke ne gerek var? Hem Murat da indirimden alarak epey ucuzlatmış onu.”
“Numara mı yapıyorsun, yoksa gerçekten anlamıyor musun?” Elif’in sesi rüzgârda çınlayan cam şıngırtısı gibiydi.
Bütün bu kavgaların bir sebebi vardı, Deniz bunun ne olduğunu tahmin ediyordu ama inanmak istemiyordu. Eskiden de tartışırlardı ama geceleri barışırlardı. O gece ise Elif ona sırtını dönmüş, sarılmak isteyen elini itmişti.
Sabah onunla konuşmamıştı. Gün boyu aramıştı, ama telefonunu açmamış, sonra da kapatmıştı. Deniz akşamı zor etmişti. Eve dönerken bir çiçek buketi almış, ama eve girer girmez sadece bir not bulmuştu.
Elif, her şeyden bıktığını, yorulduğunu ve artık dünyayı ayağına sermeye hazır biriyle gittiğini yazmıştı. Dolaptan Elif’in eşyaları ve tatile gittikleri valiz kaybolmuştu.
Deniz dairede öfkeyle dolanmış, eline ne geçerse fırlatmıştı, özellikle de Elif’in almayı unuttuğu ya da yeni zengin hayatına götürmediği ufak şeyleri. Sonra bir poşet alıp tüm Elif’in eşyalarını toplamıştı. İçine diş fırçası, krem kutusu ve banyodaki askıda unuttuğu sabahlığı da atmıştı. Üzerine poşeti evin arkasındaki çöp konteynerine götürüp atmıştı.
En acısı, sadece gitmemiş, başkasına gitmişti, onu beceriksiz biri gibi göstermişti. Kendini de öyle hissediyordu. Uyuyamıyordu, yastıklar hâlâ Elif’in kokusuydu. Anılar onu boğuyordu. Kalkıp bir şişe alıp bir bardak şarap içmişti. Daha iyi hissetmemişti ama birkaç saat uyuyabilmişti.
Böyle geçmişti tüm hafta. İşe göz altları morarıkmış gidiyordu. Arkadaşları üzüntüsünü paylaşıyordu. Tüm bunlar işini de etkilemişti. Patronu Deniz’e acımış, kalp yaralarını sarması için yeni bir eleman yerine İstanbul’a staja göndermişti.
“Ortamını değiştir, kafanı dağıt ve çalışabilecek durumda dön,” demişti omzuna vurarak.
İşten sonra Deniz eve uğrayıp bir spor çantaya eşyalarını doldurmuş, bagaja atıp şehirde dolanmaya başlamıştı. Arabanın camları damlalarla kaplanmış, şehir görünmez olmuş, sadece geçen arabaların far ışıklarının bulanık parıltıları seçiliyordu.
Pencereyi yarıya indirip bir kafenin tabelasını gördü. Hemen loş ışıklı, sessiz müzikli, insan sesleriyle dolu bir salon canlandı gözünde—tam ihtiyacı olan şeydi. Arabadan inip kafeye yöneldi. Çok kalabalık değilmiş ama boş masa yoktu. Bara oturup bir kahve istedi.
“Barda sadece alkol içilir. Bir masaya oturup garsondan kahve sipariş edebilirsiniz,” diye kibarca önerdi barmen.
“Anladım,” dedi Deniz ve mekânı gözden geçirip kime oturacağını aradı.
Barın yakınında tek başına oturan bir kız gördDeniz gözlerindeki o buruk gülümsemeyle yağmura bakarken, aslında o akşam düşen her damlanın ona yeni bir başlangıç getirdiğini fark etti.




