Selam! Bir gün mutlaka karşılaşacağımızı biliyordum…
Bir yıl önce, İstanbul’da işten çıkıp eve dönerken onu görmüştü Mehmet. Dönüş yolunu ararken, bir bakmış ki ortada yok. O günden sonra, hüzünlü anlarında hep oraya gider, arabasında oturur, belki bir daha göreceğim diye beklerdi. Hayal ederdi, arabadan çıkıp ona “Selam! Ne tesadüf!” diyeceğini…
Aynı sınıfta okumuşlardı. Sıradan bir kızdı, özellikle dikkat çekici bir yanı yoktu, belki de sınıfın en çalışkanıydı. Mehmet ona hiç bakmazdı. O zamanlar kızlarla pek ilgilenmezdi zaten. Yıllarca aynı sınıfta büyümüşlerdi, yoksa tüm sınıf kızları neredeyse kız kardeşi gibiydi. Nasıl âşık olunabilirdi ki? Olmazdı işte… Erkek arkadaşlarıyla takılırdı, o bambaşkaydı. Kimi kızlarla daha çok konuşurdu, kimiyle daha az. Ama onu fark etmemişti.
Önlerinde YKS vardı. Mehmet, eskiden notları pek önemsemezdi ama şimdi endişeleniyordu. Annesi, okuldan sonra hukuk fakültesine girip avukat olmasını hayal ediyordu, tıpkı iki yıl önce kalp krizinden ansızın kaybettikleri babası gibi.
Ama Mehmet avukat olmak istemiyordu. Onun hayali yazılım mühendisliğiydi, yapay zekâ ile uğraşmaktı. Üniversite sınavına girmek ve bu alanda çalışmak için matematiği iyi bilmeliydi.
Okul artık canını sıkıyordu. Ama üniversite lise gibi değildi. Ne için çalıştığını anlardın, sırf genel kültür olsun diye değil. Üstelik öğrendiklerinin çoğu hayatta işine yaramayacaktı.
Matematik öğretmeni Hakan Bey, dersin başında o gün kontrol yapılacağını söyledi.
“Bugünkü sınavdan aldığınız not, dönem sonu notunuz olacak. Sınava hazırlanın, alışın. Önceki notlarınızın bir önemi yok.”
İyi çalışan öğrenciler gerildi, kötü olanlar ise sevindi çünkü iyi bir not almak için son bir şansları vardı.
Mehmet örnek soruları çabucak çözdü, ama uzun bir problemde takıldı. Zaman daralıyordu, hiçbir şey bulamıyordu. Sinirlenip kimden kopya çekebileceğini düşündü. Önünde oturan Tombul Serkan’a baktı. Belki yardım ederdi ama Serkan kafasını bile çevirmedi.
Arkada oturan Elif Demir ise asla yardım etmezdi. Kopya vermez, kimseye ipucu da vermezdi.
Yanında oturan en iyi arkadaşı Barış da pek matematikçi sayılmazdı. Mehmet kâğıdını uzattı, ama Barış eliyle itti, “Rahatsız etme, ben de yetişemiyorum,” dedi.
Diğer sırada Sibel vardı, aynı soruları çözüyordu. Ama ona soramazdı. Çünkü Sibel ona âşıktı ve bir kere konuşsa bir daha peşini bırakmazdı.
Hakan Bey ellerini arkada birleştirip sınıfta dolaşıyordu. Uzun, zayıf, ciddi bir adamdı, masalara eğildiğinde bir leyleği andırırdı. Serkan’ın yanında durdu, kâğıdına baktı, başını iki yana salladı ve devam etti.
Dersin bitmesine çok az kalmıştı. Tam o sırada sırtına hafifçe bir dokunuş hissetti.
Arkasını döndüğünde Elif’in gözlerine baktı. “Ver,” diye fısıldadı dudaklarıyla. Mehmet anladı, kâğıdını uzattı ve beklemeye başladı. Öğretmen diğer sıraya geçmişti, yavaş yavaş yaklaşıyordu. Mehmet’in alnı terlemişti. Elif neyin peşindeydi?
“Can, dikkat et. Hatayı bul ve düzelt. Daha zaman var,” dedi Hakan Bey yan sıradaki Can’a.
Tam o anda omzuna bir kâğıt düştü. Hemen aldı, gözlerini açarak baktı. Altta kurşun kalemle problemin çözümü yazıyordu. Hemen kendi yazısıyla geçirdi, sonra silgiyle izleri sildi. Hakan Bey’in gölgesi masasına düştü. Mehmet’in kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Acaba görmüş müydü? Ama tam o anda zil çaldı.
“Hadi, bitirin. Kâğıtları masama bırakın,” diye emretti Hakan Bey.
Mehmet rahat bir nefes alıp kâğıdını bıraktı ve koridora çıktı.
“Çok teşekkür ederim. Beni kurtardın,” dedi Elif’e, o da sınıftan çıkınca.
“Önemli değil. Aynı soruları çözüyorduk zaten.”
Hiç beklemiyordu ki sessiz, çalışkan Elif ona yardım etsin. Daha önce kimseye yüz vermezdi, ama şimdi… Tam o sırada Sibel yanlarından geçti, öldürücü bir bakış attı. Mehmet umursamadı.
Okul çıkışında Elif’i bekledi.
“Yine problem mi anlatacaksın?” diye alaycı bir sesle sordu Elif.
“Hayır. Seni seviyorum,” diye pat diye söyleyiverdi ve kızardı. Kendi bile şaşırmıştı. Başka bir şey söylemeyi planlamıştı.
Elif ona uzun uzun baktı. Etrafta koşuşturan beşinci sınıflar, bağırışan arkadaşları, hiçbirini duymuyordu. Sadece Elif’i görüyordu, gözlerindeki altın ışıltıları…
“Gel,” dedi birden.
“Nereye?” diye şaşırdı Mehmet.
“Sinemaya. Dün teklif etmiştin, unuttun mu?”
“Hayır, unutmadım, hadi gidelim.”
Elif’in yanında yürürken çantasında ne kadar para olduğunu hatırlamaya çalıştı. Elif evlerinin önünde durdu.
“Yarım saat sonra burada buluşalım,” dedi ve içeri girdi.
Mehmet koşarak evine gitti, heyecanla çantasını karıştırdı, paraları saydı. Yetmezdi.
“Neden üzerini değiştirmeden öylece dikiliyorsun?” diye sordu mutfaktan çıkan babaannesi.
“Baba, beş yüz lira verir misin? Sinemaya yetmiMehmet ve Elif, yıllar sonra yeniden başlayan bu aşkı, Nikita’nın masum kahkahaları eşliğinde birlikte bir geleceğe dönüştürdüler.




