Üvey Kardeş
Ece iş çıkışı alışveriş merkezine uğradı. Şirketin muhasebe müdürünün yakında yıldönümü vardı. Departman olarak hediye almak görevi ona düşmüştü. Birkaç seçenek bakmış, fotoğraflarını çekmişti. Yarın mesai arkadaşlarına gösterip karar vereceklerdi. Yürüyen merdivenlerle alt kata inerken bir an önce kalabalıktan kurtulup sokağa çıkmak istiyordu.
“Ece!” diye bir ses duydu.
Başını sola çevirip karşı yöne çıkan insanların arasında tanıdık bir yüz aradı ama göremedi.
“Ece!” diye tekrar seslendi biri.
Arkasına dönünce alev kırmızısı saçları olan bir kız gördü. Yukarı çıkan merdivenlerden aşağı inmeye çalışıyordu.
“Aşağıda bekle, gitme!” diye bağırdı.
Ece merdivenden inip beklemeye başladı. O kızıl saçlar bir an yukarıda kayboldu, sonra hızla yaklaştı. Kemerli bakışlar, daracık tişört, mini etek… Yüzüne bakmadan bile tanıdı onu.
“Zeynep!” diye seslendi Ece, üvey kız kardeşini görünce.
“Benim. Beklemiyordun değil mi? Bütün gün seni aradım İstanbul’da. Bir gün karşılaşacağımızı biliyordum. Hadi alt katta bir kafeye oturalım.”
“Ne zamandır buradasın?”
“İki hafta oldu. Seni gördüğüme çok sevindim,” diye samimiyetle ekledi Zeynep.
Bir kafe bulup oturdular. Ece, üvey kardeşini inceliyordu. Parlak kızıl saçlar, rimelle kabartılmış kirpikler, ince dudaklarda saçlarıyla uyumlu kırmızı ruj. Minik yüz hatlarıyla oyuncak bebeğe benziyordu.
Zeynep, Ece’den sadece dört yaş küçüktü, yirmisine yeni basmıştı ama zayıflığı ve giyimi yüzünden lise öğrencisi gibi görünüyordu. Üzerinde kısa pileli etek, ten rengi çorapların üstüne siyah diz altı çorap, ayaklarında kalın tabanlı beyaz spor ayakkabılar. Beline kadar ince bir kot ceket, altından pembe bir crop top… Tam bir ergen kıyafeti.
Ece etraftakilerin onlara baktığını fark etti.
“Harika görünüyorsun,” dedi Zeynep tam o sırada.
Garson menüyü getirdi. Zeynep hemen pizzayı ve pastayı işaret etti. Ece sadece kahve istedi.
“Açlıktan başım dönüyor. Sen şanslısın, istediğini yiyorsun, kilo almıyorsun. Bense hep diyet yapmak zorundayım,” diye iç çekti Zeynep.
“Öyle mi?” Ece şaşırmıştı. Zeynep her zaman zayıftı.
“Benim annemi görmedin. En az yüz kilo vardı. Babam da bu yüzden terk etti zaten. Senin genlerin iyi. Acaba burada bira var mı?”
“Sorabilirsin ama ben içmem, araba kullanacağım,” dedi Ece.
“Arabayı sen mi kullanıyorsun? Vay canına! Peki, iş yerinizde eleman lazım mı? İşe yeni başlayacağım da…”
“Peki şu ana kadar nasıl geçindin?”
“Babamın cüzdanını boşalttım,” diye kıkırdadı Zeynep. “Zaten hepsini içkiye harcardı. Sen kaçınca iyice içmeye başladı, işten de attılar. Geçici işlerde çalıştı. Sonra bir aşçı kadınla tanıştı, yemek çalıp getiriyordu. İşte o zaman iyice boku yedi.”
Ece kulaklarına inanamıyordu. Şaşırmamalıydı aslında. Zeynep’in babasından hiç hazzetmemişti. Ama annesi onu eve getirince, “Kıskanıyorsun sen,” demişti. O sırada Ece lise son sınıftaydı, üniversiteye hazırlanıyordu.
Zeynep’le hiç anlaşamamışlardı. Üvey kardeşi izinsiz eşyalarını alır, kirletirdi. Annesi hep Zeynep’i savunurdu:
“Senin her şeyin var, cimrilik etme. Zeynep anne şefkati görmedi.”
Ece annesinin kavga istemediği için böyle davrandığını biliyordu ama yine de güceniyordu. Sonra bir kış günü annesine kötü bir teşhis kondu. Dört ay sonra kaybettiler onu.
Üvey babası, Ece’nin çalışmaya başlamasını bekliyordu ama o İstanbul’a kaçtı. Annesi hayattayken biriktirdiği paralarla üniversiteye yazıldı. Yurtta kaldı, geceleri fast food restoranında çalıştı.
Mezun olunca bir firmada işe girdi, düzgün para kazanmaya başladı. Kendine hiçbir şey almayıp bir yıl sonra kredi çekerek küçük bir daire aldı. Mehmet’le işe başlar başlamaz tanışmışlardı. Altı ay önce de ikinci el bir araba almışlardı.
“Sen hangi okulu bitirdin?” diye sordu Ece, kendine gelerek.
“Ne okulu Ece? Ben liseyi zor bitirdim, bakkaldZeynep gözlerini kaçırdı, “Şimdilik bir şeyler hallederim, merak etme,” dedi, ama Ece artık onun boş vaatlerine kanmayacaktı.




