Beni Bekle

Bugün, vapurdan inip İzmir’in sokaklarına adım attığımda, şehrin kokusu ciğerlerime doldu. Burası başka hiçbir yere benzemiyor. Dünyanın dört bir yanını gezdim, ama her seferinde içimde bir çekim hissettim buraya.

Eski mahalleme doğru yürürken en ufak değişiklikleri bile fark ediyordum. Nihayet, çocukluğumun geçtiği avluya vardım: dört tuğla binanın çevrelediği, iki uzun (her biri beş girişli) ve iki kısa (ikişer kapılı) apartmanın ortasındaki geniş alan. Avlu ikiye ayrılmıştı: bir tarafta rengârenk bir kaydırak, kum havuzu ve birkaç basit demir direkle donatılmış çocuk parkı; diğer taraftaysa çitle çevrili bir futbol sahası, kale direkleri ve tek bir basketbol potası. Eskiden salıncaklar ve “örümcek ağı” dediğimiz demir küre vardı. Alnımdaki yara izi, o küreden düşüşümün hatırasıydı.

Sabahın erken saatlerinde avluda kimsecikler yoktu. Keşke bir top olsaydı da eski günlerdeki gibi kaleye bir şut çekseydim.

Ne güzel günlerdi… Serkan, Sibirya’ya yerleşti, evlendi, iki çocuğu oldu. Volkan ise ikinci kez hapse girdi. Hayat hepimizi farklı yönlere savurdu.

Bir adam köpeğiyle birlikte apartmandan çıkarken kapıyı kapatmaması için bağırdım. Zayıf ampulün ışığı neredeyse hiçbir işe yaramıyordu. Merdivenlerde birkaç saniye durup gözlerimin karanlığa alışmasını beklemek zorunda kaldım. Ne kadar güçlü ampul takarsak takalım, biri mutlaka onları bu cılız ışıklılarıyla değiştiriyordu. O dar ve karanlık merdivenlerde kimse ayağını kırmadan nasıl çıkıp iniyor, hâlâ şaşırıyorum.

İkinci kata çıktım, sağdaki demir kapının önünde durdum. Burası eskiden Valentina’nın eviydi. Valya ya da Vale değil, ağzına kadar Valentina. Böyle çağrılmayı severdi. İlk ve umutsuz aşkımdı.

Eskiden zile basar, üçüncü kata, kendi evimize kaçardım. Orada, Valentina’nın kapıyı açmasını beklerdim. Aklımdan aynısını yapmak geçti ama artık merdivenleri o hızla çıkamıyorum. Hem, yetişkin bir adamın böyle çocukça hareketler yapması yakışık almaz. Üstelik, hâlâ burada yaşayıp yaşamadığından da emin değildim.

Kendi kendime gülümsedim ve üçüncü kata, kendi kapıma doğru yürüdüm. Kapıyı her zaman annem açardı, babam hayattayken bile. Babam iki yıl önce ölmüştü. Ben o sırada denizdeydim, cenazesine gelemedim.

Zile bastım. Kısa bir süre sonra kilit sesi geldi ve kapı aralandı. Beni görünce annem hemen kapıyı sonuna kadar açtı ve kollarına aldı.

“Oğlum!” Kapının eşiğinde sarıldık. Sonra geri çekilip yüzüme baktı. “Bırak seni bir göreyim.” Ardından tekrar kucakladı.

Babam hayattayken saçlarını boyar, özenle şekillendirirdi. Şimdiyse alnındaki geniş beyazlık iyice belirginleşmişti.

“Dün gece rüyamda gördüm seni. Geleceğini hissetmiştim. Ne kadar kalacaksın? Ah, ne diye kapıda bekliyoruz ki… Hadi içeri gir.” Kapıyı kapattı ve bir kez daha sarıldı.

İlk heyecan yatıştı. Ayakkabılarımı çıkarıp ayakkabılıktan terliklerimi aldım. Hep orada dururlar, beni beklerler. Babamın terliklerini ise annem kaldırmıştı.

“Bunlar senin için anne.” Anneme hediyelerle dolu bir poşet uzattım.

“Sen en güzel hediyem zaten,” dedi, yine de poşete göz atarak. “Hemen çay koyayım. Yoksa bir şeyler yemek ister misin?” Mutfağa geçip masayı hazırlamaya başladı.

“Ah şu unutkan kafam! Ekmek almayı unutmuşum. Hemen gidip alıvereyim…” Mutfağın ortasında durdu ve çaresizce gözlerini kırptı. “Dükkânlar daha açılmamıştır.”

“Önemli değil. Ben sonra alırım. Otur şöyle,” dedim, onu sakinleştirerek.

Mutfak, gemideki kamaramdan bile daha küçük gelmişti. Annem nasıl oluyor da bu daracık yerde bu kadar düzenli kalabiliyordu?

“Nasılsın?” Annemin yorgun elini okşadım.

“İdare ediyoruz. Peki ya sen? Hâlâ evlenmedin mi?” Gözleri hüzünlendi.

“Altı ay denizde olan bir adamı beklemek her kadının harcı değil.”

Kahvaltıdan sonra annem en sevdiği mercimek çorbasını yapmaya koyuldu, ben de ekmek almaya çıktım. Merdivenlerden inerken bir kez daha Valentina’nın kapısının önünde durdum.

Birkaç gün sonra nihayet zile bastım. Kilit tıkırdadı, kapı aralandı. Valentina’yı gördüm. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi hızla çarptı. Neredeyse hiç değişmemişti, biraz kilo almıştı ama bu ona yakışıyordu.

“Kimsiniz?” diye sordu, gözleriyle başından aşağı süzdü.

“Affedersiniz,” dedim, geri çekilmeye hazırlanarak.

“Mehmet? Mehmet sen misin?” diye seslendi.

**”Beni tanıdı!”** diye sevindi kalbim…

***

“Golü sen kaçırdın! Senin yüzünden kaybettik!” Serkan kızgınlıkla bağırıyor, burnunu çekerek sesi tizleşiyordu.

“Ne olacak? Başka sefere kazanırız,” dedim, suçluluk hissederek.

“Tabii, öyle mi?” diye söylendi Serkan, sahayı terk ederken. “Oynamayı bilmiyorsan, oynama.”

“Ben mi bilmiyorum? Sen Lenny’

Rate article
Lifequest
Beni Bekle