Bir varmış bir yokmuş, vakti zamanında İstanbul Tıp Fakültesi’nin koridorlarında voleybol maçının heyecanı dalga dalga yayılırmış. Okulun takımı, İstanbul Teknik Üniversitesi’yle karşılaşacakmış. O sabah, Elif, can dostu Leyla’yı maçı izlemeye ikna etmeye çalışıyormuş:
“Voleybol hiç hoşuma gitmiyor, sporla aram yok, anlamıyorum bile bu işlerden,” diye diretiyormuş Leyla.
“Ne anlaması? Sadece bizimkileri destekleyeceğiz işte. Hadi ama, benim için gel,” diye yalvarmış Elif.
“Senin derdin maç değil, Murat’tır,” diye iç çekmiş Leyla sonunda pes edip kabul etmiş.
Spor salonu tıklım tıklımmış. Seyirciler sıralara doluşmuş, heyecan herkesi sarmış. Leyla da kendini kaptırmış, bir süre sonra elinde kırmızı bayraklarla herkesle birlikte tezahürat yapıyormuş. Mavi bayraklı teknik üniversite taraftarlarına karşı zafer tıpçıların olmuş. İki dost, kendileri kazanmış gibi sevinçten havalara uçmuş.
“Eve mi gidiyoruz?” diye sormuş Leyla, okuldan çıkarken. Hava çoktan kararmış, sokak lambaları yanmış.
“Murat’ı bekleyelim, tebrik edelim. Üstünü değiştirip çıkacak,” diye yalvarmış Elif, çığlıklardan kısılmış sesiyle.
Beklemeleri uzun sürmemiş. Murat, yanında bir gençle çıkagelmiş. Kızları görünce yanlarına gelmiş, rakibi olan Mehmet’le tanıştırmış. Meğerse çocukluk arkadaşıymışlar. Dördü birlikte maçı tartışarak yürümüşler. Sonra ikiye ayrılmışlar: Murat, Elif’i evine bırakmış, Mehmet ise Leyla’yı. O günden sonra ikisi de görüşmeye başlamış.
Bir yıl sonra, Leyla mezun olunca Mehmet’le evlenmişler. Mehmet bir yıl önce mezun olmuş, işe girmiş bilemiş. İki aile bir araya gelip birikimlerini ortaya koymuş, gençler de gelecekteki çocukları için iki odalı bir ev satın almışlar.
Üç yıl sonra bir oğulları olmuş, altı yıl sonra da bir kızları. Leyla, doğum izinleri arasında diş polikliniğinde çalışıyormuş, tüm akrabalarını, dostlarını tedavi ediyormuş. Mehmet ise büyük bir şirkette mühendismiş. Artık nadiren voleybol oynuyor, yazın sahilde birkaç maç yapıyormuş. Ama formunu korumuş, hâlâ yakışıklıymış. Leyla, her seferinde ona bakıp ilk karşılaştıkları günü hatırlıyormuş. Şimdi anlamak mümkün değilmiş, o maça gitmek istemese hayatının aşkıyla hiç karşılaşmayacakmış.
Tabii ilk yıllardaki tutku kalmamış ama uyum içinde yaşıyorlarmış. Bayramlarda konuk ağırlıyor, hafta sonları dostlarının yazlığında mangal keyfi yapıyor, tatillerde denize gidiyorlarmış. Hatta birkaç kez Antalya’da tatil yapmışlar. Dost çevrelerinde ideal çift olarak anılıyorlarmış.
Elif, kıskançlıkla karışık bir hayranlıkla arkadaşını izliyormuş. Onların mutluluğunun kendi sayesinde olduğunu düşünüyormuş. Ama kendisiyle Murat’ın yolu ayrılmış, iki yıl süren bir evlilikten sonra boşanmış ve hâlâ aşkı arıyormuş.
Bir akşam, Leyla beşinci sınıfa giden oğluyla ders çalışırken, küçük kızı yanlarında resim yapıyormuş.
“Anne, telefonun çalıyor sanırım,” demiş Cem, defterinden başını kaldırarak.
Leyla dinlemiş, gerçekten de telefonu titriyormuş. Genelde evde sesini kapatırmış. Tanıdıkları sık sık arar, diş ağrıları için tavsiye ister ya da bir yakınlarını muayeneye getirmek için yalvarırmış. Bu sefer arayan Elif’miş.
“Sonra arar mısın? Cem’le ders çalışıyoruz,” demiş hemen.
“Sonra geç olacak,” diye karşılık vermiş Elif. “Mehmet evde değil, değil mi?”
“İşten henüz gelmedi. Geç kalacağını söylemişti. Bir şey mi var?”
“O işte değil. Onu az önce güzel bir kızla restoranda gördüm. Ben de bir arkadaşımla buluşmuştum. Seni aramak için dışarı çıktım. Onlar arabasına binip gittiler, sanırım kızın evine. Üzgünüm dostum, bu tesadüf değil. Aralarında ciddi bir şeyler var. Gözüm keskin bilirsin. Duydun mu?”
“Duydum,” diye mırıldanmış Leyla.
Mehmet’in kadınların ilgisini çektiğini biliyormuş ama sadakati konusunda hiç şüpheye düşmemiş. Elif içkiliydi belki, her şeyi gözüne öyle görünmüş olabilirdi. Ya da belki Leyla, felaketin sinyallerini fark etmemişti?
“Az içtim,” demiş Elif, arkadaşının düşüncelerini okurcasına. “Sakın kıskançlıktan söylüyorum sanma. İkinizi de çok seviyorum. Hiçbir zaman ona yürümedim. Zaten sana deli gibi âşıktı. Ama susamam. Uyarılan kurtulur.”
“Öğrenmek ister misin?” demiş sonunda Leyla ve telefonu fırlatmış, sanki suçlu oymuş gibi.
Ertesi gün iş çıkışı annesine gitmiş. Konuşacak, danışacak birine ihtiyacı varmış.
“Ne yapmalıyım anne?”
“Bilmiyorum kızım. Baban başka birine gönül verdiğinde, ben bağırıp çağırdım… Sonra pişman oldum. Belki sen farklı davranırsın. Ama unutma, seviyorsan Mehmet için savaşmaya değer.”
İki gün sonra Elif, klinikte belirdi. Rakibin adresini bulmuş.
“Demek gerçekten ihanet etti,” diye acı bir tebessümle bakmış Leyla.
Elif, şiddetli önerilerde bulunmuş, intikam planları kurmuş ama Leyla reddetmiş.
“Kendim halleO günden sonra Leyla, Mehmet’le hiç konuşmadığı o günleri düşündükçe, hayatın en büyük sınavını aslında sessizlikle vermiş olduğunu anladı.




