İlk Pancak Komik Çıktı
Meryem, yirmi yedi yaşında şirin mi şirin bir kızdı. Hayatı tam bir şarkı gibiydi: “Seçeriz, seçiliriz, ama bir türlü denk gelmez…” Pek çok erkek ondan hoşlanırdı, ama çoğu “hemen olsun” kafasındaydı. Yani, tek düşündükleri şey yatakta bitiyordu. Ne bekleyecekler ki? Zaman böyle işte. Fırsatlar kaçarsa, başkası kapar.
Meryem, tam bir kadınlar ülkesinde büyümüştü. Onu, annesi ve büyükannesi yetiştirmişti; ikisi de kibar, düzgün kadınlardı. İsmini de Osmanlı zamanında saray çevresinde yetişmiş olan büyük büyükannesinden almıştı.
Dedesi erken vefat etmiş, annesi de eşinden Meryem henüz on iki yaşındayken ayrılmıştı. Küçüklüğünden beri kitaplara düşkündü, özellikle de romantik kahramanların sevdiklerini soğuktan, açlıktan ve kötülüklerden koruduğu hikâyeleri severdi. Meryem de böyle bir aşk istiyordu: saf, fedakâr, ay ışığında gizli buluşmalar ve öpücüklerle dolu… Modern bir kızdı, her şeyi biliyordu, ama aşkın böyle olmasını hayal ediyordu.
Günümüz erkeklerinin çoğu ise nezaketten ve sabırdan yoksundu. Hızlı yaşıyor, hayattan zevk almanın peşindeydiler. İlk buluşmada bir gül (bir tane!) veriyorlar, sonra hemen öpüşmeye geçiyorlardı. Ay ışığında gezmek falan yoktu. Çiçekleri sadece özel günlerde ve “eğer ilişki uzun sürerse” diye saklıyorlardı.
Romantizm mi? Pek çok kız bu tarz ilişkileri seviyordu aslında. Onlar da “hemen olsun” taraftarıydı. Neden boş muhabbetlerle vakit kaybetsinler ki?
Ama Meryem böyle hızlı ilişkilere hazır değildi. Aşık olduğunda kalbi hızlı atar, karnında kelebekler uçuşurdu. Sonra bir bakardı ki, sevdiği adam başka bir kızı yatağa atıyor, hatta belki de onun arkadaşını! Erkekler, evlenip çocuk sahibi olmadan önce “doyasıya yaşamak” istiyordu.
Bütün arkadaşları çoktan evlenmiş, çocuk yapmış, boşanmış, tekrar evlenmiş ve yine çocuk yapmıştı. Meryem’le her karşılaşmalarında yorgun bir sesle, “Sen ne zaman prensini bulup evleneceksin?” diye sorarlardı. Ama o prens bir türlü çıkmıyordu ortaya. Belki de hiç çıkmayacaktı?
Hayaller hayal, ama zaman geçiyordu. Etrafta bekar erkek de kalmamıştı; hepsi ya evliydi ya da boşanmıştı. Beklemekten bıkmıştı. Kalbi aşk istiyordu. Derken, sempatik bir adama rastladı: arabası vardı, üç kuruş da birikmiş parası. Niye olmasın? Ve aşkın girdabına atladı.
Zaman geçti, ama Burak onu evlenmeye davet etmedi. Sonra anlaşıldı ki, zaten evliydi! Hayır, kötü niyetli değildi, saklamaya da çalışmamıştı. Sadece aşkından kafayı yemişti. Meryem de sormamıştı zaten. Neyse ki karısıyla ayrı yaşıyorlardı. Boşanmamıştı çünkü gerek görmemişti. Ama şimdi Meryem’i bulmuştu, mutlaka boşanacaktı. Hatta yarın hemen işe koyulacaktı!
Meryem sevinmişti, çocuğu olup olmadığını bile sormamıştı. Tabii çocuk vardı, hem de bir tane.
Aşık Meryem, sabırla sevgilisinin boşanmasını bekledi. Sonunda beklediği oldu, ama ortada bir sorun vardı: Burak, eski eşine arabasını vermişti boşanmak için! Dairesini de ona bırakmıştı. Kredi borcu ve nafaka ödemekten başka bir şeyi kalmamıştı.
Meryem bunu mu hayal etmişti? Mantıklı olsa, bu tüccarı terk ederdi. Ama öyle yetiştirilmemişti. Büyükannesi ve annesi, “Sevdiğin insanı zor zamanında bırakmazsın” diye öğretmişlerdi ona. Decembrist’in karısı gibi, sevdiği adamın yanında kaldı.
Anne ve büyükanne bir şeyler sezmiş olsa da, artık müdahale etmek için çok geçti. Üstelik Burak, Meryem’e evlenme teklif etmiş, borca girip bir de düğün yapmıştı.
Çift, kiralık bir evde yaşıyordu. Meryem mutluydu, sonuçta ne olursa olsun birlikte her şeyin üstesinden geleceklerdi. Ama bazı küçük işaretler onu huzursuz ediyordu. Neyse ki hemen hamile kalmıştı, şimdi düşünecek hali yoktu! Bebeğe sevinmişti, ama nasıl geçineceklerdi? Borçlar birikmişti, Burak’ın kazandığı parayı görüyorduk!
Burak ek iş aramaya başladı. Eve geç geliyor, yorgunluktan yığılıp kalıyordu. Sabah erkenden çıkıyor, uyuyan karısına sinirli sinirli bakıyordu.
İşte Meryem hayal ettiği şeye kavuşmuştu! Anne ve büyükannesine mutlu olduğunu söylüyordu, ama onlar anlıyordu. Doğum yaklaştıkça, Meryem’in kaygıları artıyordu: “Nerede yaşayacağız? Nasıl geçineceğiz?” Üstüne bir de kış gelmişti, hamile montu bile dar geliyordu!
“Ben bir çözüm bulurum,” diyordu Burak. Ama eve her geçen gün daha geç geliyor, para ise yerinde sayıyordu.
“Kirayı vermemiz lazım, bana para bırak,” dedi bir sabah Meryem.
“Üzgünüm, param yok, borç ödedim. Annenden iste,” diye cevapladı.
Meryem annesine gitti. Ailesi hiç zengin olmamıştı, ama yine de bir şeyler ayarladılar.
“Bu ay idare edersin, ama sonra? Onu terk et. Biz hallederiz,” dedi büyükanne.
Meryem eve dönünce kocasına çıkıştı. Utancından yere geçeceSonunda Meryem anladı ki, bazen ilk denemede yaktığın pancak komik olsa da, ikinci seferde altın sarısı mükemmelliğe ulaşmak mümkün.




