Bugün yine evime dönerken, hafifçe aralık bıraktığım hırkamın içinde, öğrencilerin defterleriyle dolu eski çantamı sıkıca tutuyordum. Akşam boyunca kompozisyonları okuyacaktım.
Daha yeni ağaçlardaki tomurcuklar patlamıştı ki şimdiden taze yapraklar çıkmaya başlamıştı. Bahar, güneşin sıcaklığıyla uyanıyordu. Biraz daha beklesek, etraf rengârenk çiçeklerle dolacaktı.
Yolda karşılaştığım insanlar saygıyla selam veriyor, ben de nazikçe gülümseyerek karşılık veriyordum. Çoğuna Türkçe ve edebiyat dersi vermiştim, şimdi de çocukları bana emanet ediyorlardı.
Genç kızlığımdan kalma ince bir vücudum vardı, arkadan bakınca kız sanılabilirdim. Yüzüm de fena değildi. Ama burada kiminle evlenecektim ki? Böylece küçük, tahta bir evde, daracık bir sokakta tek başıma yaşayıp gidiyordum. Bu evi, yirmi beş yıl önce büyük şehirden buraya geldiğimde lojman olarak vermişlerdi.
Kasaba da küçüktü, neredeyse bir köyden farksızdı. Yeni atanan öğretmenlere artık tuğla apartmanlarda daire veriyorlardı. Ama pek gelen olmuyordu, herkes İstanbul’a, Ankara’ya gitmek istiyordu.
Ben ise bu eve alışmıştım, bırakıp gitmeye cesaret edemiyordum. Boş zamanlarımda bahçeyle uğraşmayı seviyordum. İlk geldiğimde hiçbir şey bilmiyordum, şimdi sobayı yakıyor, sebze ekiyor, turşu kuruyordum. Hayat bana her şeyi öğretmişti.
Hayat…
O zamanlar da bahardı. Yurttaki odamın penceresinin altında iki delikanlı oturmuş bir şeyler yazıyordu. Eğer tartışmasalardı, onlara hiç aldırmazdım. İkisi de yanlış yazıyordu. Dinlemekten sıkılıp pencereyi açtım ve doğrusunu söyledim.
Delikanlının biri hemen toparlandı ve tüm açıklama yazısını kontrol etmemi istedi. İndim, yanlışlarını düzelttim.
“Teşekkürler. Sizinle karşılaştığımız için şanslıyız. Adınız ne?”
“Leyla.”
“Ben Tarık. Öğretmen misiniz? Biz de yakında çalışıyoruz.”
“Aslında öğretmen ya da eğitimci demek daha doğru,” diye düzelttim.
Tarık hoşuma gitmişti. Ayı gibi iriydi. Yanında kendimi güvende hissediyordum. Evlenme teklif ettiğinde düşünmeden kabul ettim.
Annesine beğenmemiştim.
“Bununla ne yapacaksın, kitap mı okuyacaksınız? Yemek bile yapamaz herhâlde. Ah, çekeceğin var sen,” diye söylendi annesi, ben gittikten sonra.
Haklıydı da. Ben sadece makarna ve yumurta yapabiliyordum. Onu bile mahvediyordum. Ocağa makarna tenceresini koyup kitaba dalar, yandığını koklayana kadar unuturdum.
Annesi, oğlunun böyle bir ev kadınıyla aç kalacağını anlayınca mutfağı ele aldı. Ben de ona ayak uydurmaya çalışıyordum. Tarık da bana uyum sağlıyor, daha düzgün giyiniyor, küfür etmeyi bırakmıştı. İyi gidiyorduk.
Bir yıl sonra oğlumuz doğdu. Tıpkı babası gibi sakin ve ağırbaşlıydı. Erken olmuştu belki ama neyse ki işe dönmeden hallettik. Ders yılının ortasında sınıfları bırakıp izne ayrılmaktan iyiydi.
Gelini beğenmeyen kayınvalidem, artık hiç çekinmeden oğlumun yanında bana laf atıyordu. Ben sesimi çıkarmıyordum, sadece geceleri kocama anasından şikâyet ediyordum.
“Önemli olan benim seni sevmem,” diyor, beni öpüyordu.
İşe dönmek istiyordum. Bu yüzden Taner biraz büyüyünce kreşe vermeye karar verdim.
“Öyle şey mi olur? Çocuğu mahvedersiniz. Ben bakarım ona,” diyerek işten ayrıldı.
Minnettardım. Akşamları geç saatlere kadar kâğıt okuyor, derslere hazırlanıyordum. Kayınvalidem iç çekip sesli sesli söyleniyordu.
Belki annemin bana karşı tutumu etkiledi, belki Tarık bana uymaktan sıkıldı, ama bir süre sonra evde görünmez oldu. Kıyafetleri dağınıktı, konuşması kabalaşmıştı. Yatakta bana dokunmuyordu.
Tarık’ın bir sevgilisi olduğunu, alaycı bir gülüşle kayınvalidem söyledi. Bakkaldan kalın belli, kızıl saçlı, gözleri kalemli bir kadındı. Tarık’ı değiştirmeye çalışmıyor, bulduğu her şeyi önüne yığıyordu.
Doğrudan sordum:
“Bu doğru mu?”
“Affet Leyla, ama biz seninle ayrı dünyaların insanlarıyız,” dedi gözlerini kaçırarak.
Millî Eğitim’e gittim, durumu anlattım. Bana başka bir ilçede iş buldular. Dönem ortasıydı, tüm kadrolar doluydu. Ama bir yer çıktı. Üç ay önce küçük bir kasabadan genç bir öğretmen kaçmıştı. Lojman da veriyorlardı. Hiç düşünmeden kabul ettim.
Eski bir tahta evdi, bahçesi viraneydi. Korkumu yenip sobayı yakmayı, bahçeyi çapalamayı öğrendim. Taner komşuların kedilerini kovalıyor, kuşburnu çalılarının arkasına saklanıyordu.
Tarık nafakayı düzenli ödüyor ama bir kez bile oğlunu görmeye gelmedi. Bakkal kadınla evlendi, iki kızları oldu.
Taner liseyi bitirince üniversite için şehre gitti. İlk zamanlar babasında kaldı. “Kalabalık, kız kardeşler yaramaz,” diye şikâyet ediyordu. Kayınvalidesiyle geçinemeyen bakkal kadın, öyle kavga ediyorlardı ki komşular duvara vuruyordu. Tarık, annesine karısının küçük evine taşınmasını söyledi. O günden sonra görünmedi.
Taner tatillerde bana geliyorduBir gün kapı çaldı, açtığımda karşımda gülümseyen Tarık’ı gördüm ve o anda anladım ki hayat bize yeniden bir şans vermişti.




