**Günlük**
Telefon çaldığında, Ayşe akşam yemeğini yarıda bıraktı. Kendine nadiren yemek yapardı. Sabahları bir fincan kahveyle yetinir, öğle yemeklerini iş yerindeki kafeteryada yer, akşamları ise bir bardak ayran ya da çayla birlikte kurabiyeyle geçiştirirdi. Canı çok isterse, kendine omlet yapardı. Hafta sonları ailesinin yanına giderdi. Annesi, her seferinde yanında götürmesi için yoğurt kapları hazırlardı, reddetmek savaş ilan etmekle eşdeğerdi.
Ayşe, ayranını yudumlarken telefonun ısrarlı melodisi odadan yankılandı. Çoktan daha sakin bir melodiyle değiştirmesi gerektiğini düşündü. Bu melodi sinirlerine dokunuyor, beynine kazınıyordu. Dayanamayıp bardağı bıraktı ve odaya yöneldi. Numarayı tanımıyordu, ama birisi bu kadar ısrarla arıyorsa, önemli bir şey söylemek istiyor demekti. Açtı.
“Merhaba. Umudumu kesmiştim,” dedi telefonda tanıdık bir ses. Kaç yıl geçmişti, ama hemen tanımıştı. *Kapat!* diye bağırdı içindeki ses.
“Lütfen kapatma. Seninle konuşmam gerekiyor,” dedi eski arkadaşı, sanki düşüncelerini okumuş gibi aceleyle.
Ayşe sessizce bekledi.
“Başvuracak kimsem yok. Sadece sen yardım edebilirsin. Adresini söyler misin, geliyorum. İnan, çok önemli,” diye ekledi Sibel, kısa bir sessizlikten sonra.
Bir şeyler olmuştu, yoksa Sibel aramazdı. Bir zamanlar canciğer arkadaştılar, başka bir hayatta…
“Tamam, mesaj atıyorum,” dedi Ayşe ve kapattı.
Kalbi hızla çarpıyordu. Neden şimdi? Adresi yazarken parmakları titriyordu. Sibel hemen yanıtladı: “Bekliyorum.”
Ayşe mutfağa döndü, bardağı yıkadı ve masaya oturdu.
Kaç yıldır eski arkadaşı hakkında düşünmemek için kendini zorluyordu. Affettiğini, unuttuğunu, sakinleştiğini sanmıştı. Ama bu telefon, üzerine bir çığ gibi çöken anıları bir anda canlandırdı.
***
Annemin en sevdiği film “Selvi Boylum Al Yazmalım”dı. Zaman geçmiş, ülke değişmişti, ama film hâlâ yaşıyordu, tıpkı eskisi gibi güncel. Annem, Ayşe’yi filmdeki başrol kadınından esinlenerek adını koymuştu. Tanıştığında ismini söylediğinde herkes hemen filmi hatırlardı.
Başrol oyuncusunun aksine, Ayşe güzellikle öne çıkmazdı. Açık kumral saçları, kendi gibi soluk kirpikleri ve küçük gri gözleri vardı. Vücudu da sürekli şikâyet ettiği bir konuydu. Göğüsleri küçüktü, bu yüzden kompleks yapardı. “Daha büyür,” diye teselli ederdi annesi.
Ama Sibel’in göğüsleri dolgundu, gururla taşırdı onları. Erkeklerin bakışları önce ona takılır, sonra uzun süre orada kalırdı.
Her yaz tatilinde Ayşe, babaannesinin köydeki evine gönderilirdi. Köy artık bir yazlık kasabaya dönüşmüştü. Kışın sadece dört evde kalınırdı: Ayşe’nin babaannesi, komşu Emine Teyze ve iki yaşlı aile. Emine Teyze’nin torunu da yazları gelirdi. Ayşe tüm yazı onunla geçirirdi.
Bir yaz, her şey değişti. Ayşe karşısında çocukluk arkadaşı yerine yakışıklı bir genç gördü ve eskisi gibi koşup sarılmaya utandı. Ama Emre, hiçbir şey olmamış gibi onu nehre çağırdı.
Yolda sohbet ettiler, ama kıyıda onun önünde elbisesini çıkarmaya utandı. Suya dalana kadar bekledi, sonra hızla üstündekileri çıkarıp göğüslerini saklamak için kendini suya attı. Annesinin dediği gibi büyümediler.
Ağustos sonunda bir sonraki yaza kadar ayrılırlardı. Neden adres ve telefon alışverişi yapmadıklarını anlamazdı. Sanki köy hayatıyla şehir hayatının kesişmemesi gerektiğine dair sessiz bir anlaşma vardı.
Mezuniyet öncesi son yaz, Emre köye gelmedi. Emine Teyze, annesiyle güneye tatile gittiğini söyledi. Canı sıkılan Ayşe, Sibel’e yazıp köye davet etti. Sibel çok sevindi, çünkü onun babaannesi yoktu, köy de… Bir hafta sonu, Ayşe’nin ailesi kızlarını ziyarete giderken Sibel’i de yanlarında götürdü.
İki hafta sonra Emre aniden çıkageldi. Daha da uzamış, omuzları genişlemişti. Sık, kara kirpiklerinin altındaki kahverengi gözleri Ayşe’yi kıskandırırdı. Tam bir yakışıklı olmuştu. Neden Sibel’i davet ettiğine pişman oldu. Ama Sibel, Emre’yi görür görmez hemen tanışmaya gitti.
Gece fısıldaşırken, Sibel, Ayşe’nin onunla öpüşüp öpüşmediğini sordu.
“Ne? Çocukluk arkadaşıyız!” diye çıkıştı Ayşe.
Ama çok geçmeden bu sözlerine pişman oldu.
Artık her yere üç kişi gidiyorlardı. Ayşe, kendini fazlalık gibi hissediyordu. İlk kez, okula dönme zamanının gelmesine sevindi.
Emre bir yıl boyunca unutuldu, Sibel’le ise hâlâ arkadaştılar. Liseden sonra Ayşe köye gitmedi. Kışın babaannesi vefat etti. Emre’yi bir daha asla göremeyecek miydi? Keşke iletişim bilgilerini alsalardı. Ama ailesinden Emine Teyze’ye sorup adres istemek de garip olurdu.
Sibel’le de daha seyrek görüşür oldular, farklı üniversitelerdeydiler. Sibel bir şekilde uzaklaşmıştı. Artık buluştuklarında konuşacak bir şey yoktu, alelacele sohbet edip ayrılıyorlardı.
Sonra bir gün Sibel onu düğüne davet etti.
“Ne? Birinci sınıftaAyşe, elini uzatıp yeni hayatına doğru bir adım atarken, geçmişin yüklerinden kurtulduğunu hissetti.




