Bugün, geçmişte yaptığım küçük bir iyiliğin bana böyle dokunaklı bir şekilde döneceğini hiç düşünmemiştim.
Her sabah, eski caminin merdivenlerinde sessizce oturan aynı adama sıcak bir tost ve çay götürürdüm. Hiçbir şey istemezdi. Sadece başını sallar, teşekkür eder ve çayı yudumlardı, sanki günündeki tek sıcaklık oymuş gibi.
Yıllarca böyle devam etti.
Sonra, hayatımın en mutlu gününde, düğünüme on iki yabancı geldi. Her biri beklenmedik bir hikâye taşıyordu… ve salonu gözyaşlarına boğan bir mesaj getirdiler.
Hikâyemi anlatayım.
Benim adım Elif. Yıllar boyunca her sabah aynı yoldan çalıştığım küçük kafeye giderdim. Ama günüm, İstiklal Caddesi ve Gül Sokak’ın köşesine varmadan başlamazdı.
Orası Mehmet Amca’nın oturduğu yerdi.
Her zaman aynı noktada, caminin gölgesinde otururdu. Para istemezdi, hiçbir zaman. Sessizce ellerini kavuşturur, uzaklara dalıp giden hüzünlü gözlerle otururdu. Çoğu insan onu görmezden gelirdi.
Ama ben onu görüyordum.
Bir fırında çalıştığım için basit bir fikir geldi aklıma: ona kahvaltı götürecektim.
İlk başta artan poğaçalar, simitler vardı. Kâğıt poşette sıcacık bir tost. Ona verir, o da başını sallar, yoluma devam ederdim. Laf yok, garip bir his yok. Sadece küçük bir iyilik.
Sonra bir kış sabahı, iki bardak çay götürdüm.
İşte o zaman ilk kez konuştu.
“Sağ ol,” dedi sesi kısılmış, çayı iki eliyle tutarak. “Hep hatırlıyorsun sen beni.”
Gülümsedim. “Ben Elif. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Başını salladı. “Mehmet.”
Zaman geçtikçe konuşmalarımız uzadı. Biraz sohbet, biraz gülümseme. Bana marangozluk yaptığını, el işlerinden anladığını söyledi. Ama hayat karmaşıklaşmış, sevdiği birini kaybetmiş, sonra evini… ve bir yerlerde dünya onun hâlâ orada olduğunu unutmuştu.
Ama ben unutmamıştım.
Asla çok fazla sormadım. Acıyarak bakmadım. Sadece yemek götürdüm. Bazen çorba, bazen artan kekler. Bir gün, tesadüfen öğrendiğim doğum gününde, üzerinde bir mum olan çikolatalı pasta götürdüm.
Şaşkınlıkla baktı.
“Bunu… çok uzun zamandır kimse yapmamıştı,” dedi, gözleri dolarken.
Omzuna dokundum. “Herkesin kutlanmaya hakkı var.”
Yıllar geçti. İş değiştirdim, birikimlerimle dostlarımın desteğiyle küçük bir kafe açtım. Kitapları seven, iyi kalpli ve şakacı biri olan Can’la nişanlandım.
Ama hayatım dolup taşsa da, her sabah Mehmet Amca’ya uğramaya devam ettim.
Ta ki, düğünümden bir hafta önce, onu bir daha görene kadar…
YerindYerinde yoktu, battaniyesi de kayıptı, etrafa sordum ama kimse onu görmemişti, ve düğün günümde, tam ben ağlamaya başlamışken, o on iki yabancı içeri girdi ve Mehmet Amca’nın mektubunu uzattılar, böylece onun bana asla unutmayacağım bir ders verdiğini anladım.




