—Evlenmeden çocuk mu doğurmaya karar verdin? Utanmıyor musun, anne? diye çıkıştı Elif, gözlerinde hınç.
Mezuniyet balosunun hemen ardından Elif, üniversiteye kayıt belgelerini teslim etti. Sınav puanları oldukça yüksekti; geçen senenin taban puanlarına göre fazlasıyla yeterliydi.
O yaz cehennem sıcağında kavrulmuştu İstanbul. Arkadaşı, halasının yanına, Antalya’ya gitmeyi teklif etti. Deniz, özgürlük, yetişkin hayatının cazibesi… Ama gitmesine bir gün kala Elif’in içini bir huzursuzluk kapladı. Annesiz ilk seyahati değildi nedeni. Asıl mesele, bir süreliğine Can’ı göremeyecek olmasıydı.
Elif’in annesi Aylin henüz otuz yedi yaşındaydı. Kocasından, kızı üç yaşındayken ayrılmıştı. Babasını Elif’in hatırlayacak bir anısı yoktu. Zaten hatırlanacak bir şey de yoktu. Erken evlenmiş, tanımadan atılmışlardı bu maceraya. Uykusuz geceler, durmaksızın ağlayan bir bebek, geçim sıkıntısı ve karşılıklı suçlamalar… İlk ciddi sınavda çökmüşlerdi.
Elif büyüdükçe, Aylin de elbette yalnızlığını gidermek istemişti. Ama ya adaylar başkasının çocuğunu büyütmek istemiyordu, ya da Elif, o “aday babalara” sıcak bakmıyordu.
Ta ki iki yıl önce Can hayatlarına girene kadar. Sık sık misafir olurdu, ama bir kez bile gece kalmamıştı. En azından Elif fark etmemişti. Can, renk katıyordu hayatlarına. Hediyeler alır, son doğum gününde kocaman bir demet kırmızı gül uzatıvermişti Elif’e.
Ve Elif aşık oldu. Can, Aylin’den iki yaş küçüktü. Önemsiz bir fark, ama Elif için öyle değildi. Ona göre, Can’la kendisi daha uyumluydu. Her bakışını kendisine ilgi sanıyor, her gülüşünü flört zannediyordu. Niye olmasın? Annesinin yarı yaşındaydı, daha on sekizindeydi. Can’ın seçim yapması gerekiyorsa, kuşkusuz onu seçmeliydi. İşte böyle kurguluyordu her şeyi. Ve annesini kıskanıyordu.
Denizde güneşlenip yüzeceği o iki hafta içinde her şey olabilirdi. Belki Can annesine evlenme teklif ederdi. O zaman Elif için her şey biterdi.
Antalya’ya gitmeden bir gece önce, Aylin mutfakta telaşla hazırlık yaparken, Elif aklını kurcalayan soruya cevap arıyordu: Nasıl açıklayacaktı Can’a duygularını?
“Elif, markete koşar mısın? Peynir almayı unutmuşum, mayonez de az kalmış,” diye seslendi Aylin mutfaktan.
“Anne, eşyalarımı toparlamam lazım,” diye karşılık verdi Elif.
Aylin iç geçirip kendisi çıktı markete.
Birkaç dakika sonra kapı çaldı. Can! Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi çarptı. İşte fırsat—annesiz, açıkça konuşabilecekleri an.
Misafirperver bir ev sahibesi gibi davrandı. Onu koltuğa oturttu, boş muhabbetlerle oyaladı, sonra televizyonu açıp yanına ilişti. Can ona yan gözle baktı ama uzaklaşmadı.
Omuz omuza oturuyorlardı. Elif, içini kaplayan heyecana engel olamadı. Bir anda kolunu kavradı, ona iyice yanaştı. Can’ın yanağı, dudaklarına birkaç santim mesafedeydi. Bu kadar yakın olmamışlardı daha önce. Erkek kokusunu, o hafif kolonyanın altındaki sert notayı böyle hissetmemişti.
Bu onu sarhoş etti, cesaret verdi. Can’ın yanağına dudaklarını bastırdı. Can geri çekilmedi, sadece başını hafifçe yana çevirdi ve ayağa kalktı. Elif, Can’ın gözlerinde şaşkınlık ve anlamsızlık gördü. Birden utancın ateşi yüzünü yaktı. Demek her şeyi kendisi uydurmuştu. Can onu bir kadın olarak görmüyordu—o, sadece Aylin’in kızıydı. Gözlerini kaçırdı, yüzü kızardı.
Kapıda anahtar hışırtısı. Can bir şey söylemek istiyor gibiydi, ama fırsat elinden kaydı. Aylin, hızla içeri girdi, nefes nefese.
“Can, geldin mi! Peyniri unutmuşum da, kasada mayonez aklıma geldi. Bu kızın yolculuğu yüzünden kafam allak bullak,” diye gülümseyerek konuştu.
Birbirlerine öyle bir baktılar ki… Elif’in kalbi sızladı. Can, ona hiç öyle bakmamıştı. Yerinden fırladı, odasına kaçtı.
“Ne oldu buna?” diye şaşkınlıkla sordu Aylin, Can’a dönerek. “Yoksa bir şey mi oldu?”
“Akşama ne pişirdin?” diye geçiştirdi Can, Aylin’in dikkatini dağıtmak için.
“Açsındır herhalde, hazırlıyorum hemen.” Mutfağa yöneldi ama eşikte durdu. “Sana bir haberim var. Yemekten sonra söyleyeceğim,” dedi ve kayboldu.
“Acaba ne?” diye mırıldandı Can, Elif’in öpücüğünü düşünerek.
Elif ise odasının kapısında, çarpan kalbini susturmaya çalışıyor, bir mucize olup da Can’ın gitmesi için dua ediyordu. Onunla yüzleşmek korkunçtu. O an, oElif, yıllar sonra büyüyen küçük kardeşi Doruk’un gözlerinde Can’ın ışıltısını gördüğünde, anladı ki hayat kırgınlıklarla değil, bağışlamakla güzelleşiyordu.




