“Annene hiç sevimli görünmüyorum. Neden böyle? Ona hiç kötü bir şey yapmadım ki,” diye sordu Ayşe.
“Emre, nereye bu kadar acele ediyorsun? Bir otur da yemeğini ye,” dedi Fatma Hanım sert bir sesle.
“Anne, geç kalıyorum.” Emre sandviçin yarısını bir ısırıkta yuttu, ardından kahvesini içip mutfaktan fırladı.
“Böyle gidersen gastrit olursun…” diye homurdandı Fatma Hanım, kısa bacaklarıyla oğlunun peşinden topallayarak giderken. “Yine Ayşe’nin yanına koşturuyorsun, değil mi? Onda ne buldun ki? Elif öyle güzel, göz alıcı bir kız… Hem de sana âşık! Sana daha çok yakışırdı. Ne güzel bir çift olurdunuz.”
Emre sessizce spor ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken, sandviçini çiğnemeye devam etti.
“Bir çocuk gibi.” Fatma Hanım başını salladı. “Beş dakika bekleseydi şu Ayşe’cin, ölmezdi ya.”
“Anne, yeter artık.” Emre doğrulup tişörtünü düzeltti. “Bu benim hayatım. Kimin bana uygun olduğuna kendim karar veririm.”
“Tabii karar verirsin. Sonra fark edersin ama iş işten geçmiş olur. Böyle güzel bir kız boş durmaz…” Fatma Hanım son cümlesini kapı zaten kapanmışken söyledi.
Dudaklarını büzerek mutfağa geri döndü. Oğlunun bıraktığı yarım sandviçi yerken, gözleri duvardaydı. Sonra gaz ocağını sinirle temizlemeye girişti. Sinirlendiğinde, üzüldüğünde ya da içi sıkıldığında hep böyle yapardı; ya ocağı ovardı ya da yerleri.
Kapı çaldığında, Emre’nin bir şey unuttuğunu düşündü. Fatma Hanım aceleyle açtı. Ama karşısında Emre değil, Ayşe vardı. İncecik kız, ona iri ela gözleriyle gülümsüyordu. Sanki dünyanın kendisine vaat ettiği bir mucizeyi ya da sevinci bekleyen bir çocuk gibi bakıyordu.
“Fatma Hanım, merhaba. Emre…”
“Beş dakika önce çıktı. Yolda mı karşılaşmadınız?” diye sordu Fatma Hanım, zoraki bir gülümsemeyle. Belli ki, kızı görünce ne kadar mutlu olduğu belli değildi.
“Ah, neyse. Lütfen ona uğradığımı söyler misiniz? Annemle birlikte babaanneme gidiyoruz. Hastaneye yatmış.”
“Tabii söylerim. Niye söylemeyeyim? Ama sen niye aramadın, kendin söyleseydin ya.”
“Aradım ama telefonu kapalıydı.”
Fatma Hanım evdeyken telefonun ya kapalı olmasını ya da sessize alınmasını isterdi. Sürekli telefon sesinden migreni olduğunu söylerdi.
Yirmi dakika sonra Emre evine mutsuz bir şekilde döndüğünde, Fatma Hanım alaycı bir sesle sordu:
“Bu kadar çabuk neden döndün, oğlum?”
“Gelmedi. Evinde de yok. Anne, Ayşe uğramadı mı?”
“Uğrayacak mıydı ki?” diye masum bir şaşkınlıkla cevap verdi Fatma Hanım. “Her şey olabilir. Ayşe’cin kaçacak değil ya, gelir elbet.”
Sonra Emre antrenmana gitti, Fatma Hanım ise ocak parıldayana kadar ovduktan sonra markete çıktı. Orada Elif’le karşılaştı, oğlunun eski sınıf arkadaşıyla.
Fatma Hanım’a göre kadının güzelliği çok önemliydi. Elif gerçekten de güzeldi; o iri gözlü, cılız Ayşe’ye hiç benzemiyordu. Üstelik babası belediye yönetiminde çalışıyordu, bu da işin tuzu biberiydi. Böyle bir kayınbabayla Emre’nin toplumdaki yeri garantiydi; prestijli bir iş, ev… Hayatı boyunca sporcu olamazdı ya! Fatma Hanım tam bir hesapçı değildi ama biricik oğlunun geleceğini boşvermeye niyeti yoktu. Hayatı akıllıca planlamak gerekiyordu.
“Merhaba, Elifciğim,” diyerek şekerli bir sesle karşıladı onu. “Ne zamandır uğramıyorsun bize?”
“Merhaba. Keşke gelebilsem ama Emre’nin kız arkadaşı var. Bana hiç ilgi göstermiyor.” Elif hemen oyuna girdi ve dudaklarını şişirerek bozuldu.
“Boş ver sen. İnat etsen iyi olur, sinemaya falan çağırsan.”
“Deniyorum ama hep meşgul.”
“Ne meşgulü,” diye elinin tersiyle işareti yaptı Fatma Hanım. “Bu arada, Ayşe bugün gitti. Bir haftalığına dedi. Yani fırsatı kaçırma. Bu akşam uğra, çay içeriz.”
Elif gerçekten de akşam geldi. Fatma Hanım çay demlemek bahanesiyle mutfağa çekilirken, göz ucuyla oğlunun odasına işaret etti. Elif kapıyı tıklatıp içeri girdi. Emre koltuğa uzanmış, tavana bakıyordu.
“Selam. Bugün markette annenle karşılaştım. Beni davet etti. Neden bu kadar asıksın? Sinemaya gidelim mi? Hava çok güzel.”
“Elif, antrenmandan geldim, çok yorgunum. Başka zaman olur mu?” diye isteksizce doğruldu Emre.
“Tamam, sözünü aldım. Başka zaman mutlaka,” dedi Elif hevesle.
Kanepenin ucuna ilişti ve antrenmanlardan, yarışmalardan, Emre’nin en sevdiği şeylerden bahsetmeye başladı (tabii Ayşe hariç). Sonra mutfakta çay içtiler, Fatma Hanım da Emre’ye Elif’i eve bırakmasını önerdi, çünkü böyle güzel bir kızın karanlık sokaklarda tek başına yürümesi tehlikeliydi…
***
Ayşe, babaannesini çok seviyordu. Tıp fakültesine de onun yüzünden girmişti. Babaannesi sık hastalanırdı ama doktorlardan ve hastanelerden nefret ederdi.
“Büyüyünce seni ben iyileştireceğim,” derdi Ayşe küçükken ona. Şimdi tıp fakültesinin dördüncü senesi geride kalmıştı.
Doktor, babaannesinin tansiyonundan başka bir şey olmadığını, bir hafta göEmre, Ayşe ve DEmre, Ayşe ve Dünya’larındaki küçük mucizeyle birlikte, artık geçmişin pişmanlıklarına yer bırakmayan bir geleceğe doğru el ele yürüdüler.




