“Bana hiçbir şey yapamazsın. Ben suçlu değilim,” diye mırıldandı Can ve geri geri adımlar atmaya başladı. Korkudan titriyordu.
Haziran başında sıcak yaz havası iyice kendini göstermişti. Doğa ve tatil özlemiyle yanıp tutuşan insanlar, tozlu ve bunaltıcı şehirlerden kaçıp yazlıklara, köylere, deniz kenine akın ediyorlardı. Ahmet de eşi ve kızıyla erken bir sabah, büyüdüğü küçük bir kasabaya, annesinin yanına hafta sonu kaçamağı yapmaya hazırlanıyordu.
“Hazır mısınız? Bir şey unutmadınız mı? Hadi o zaman, güneş tepemize dikilmeden yola çıkalım,” diyerek arabaya bindi Ahmet. Duru, babasının yanına otururken, Elif arka kıtıklardan birine, klimadan uzak bir yere yerleşti.
Aile meclisinde, Duru’nun yaz tatilini son kez anneannesinin yanında geçirmesine karar verilmişti. Şehirden ayrılmak istemiyordu ama arkadaşları birer ikişer dağılmıştı, şehirde kalmak da sıkıcı olacaktı.
“Ne bu surat asması? Görmüyor musun, burası şahane. Hem burada da arkadaşların var. Bekle, gitmek bile istemeyeceksin,” diye cesaret verdi kızına Ahmet.
“Tamam baba, sıkıntı yok,” diye mırıldandı Duru, emniyet kemerini takarken.
“İşte bu! Doğru konuş,” diye sevindi Ahmet. “Son uzun tatilin. Gelecek sene mezuniyet: sınavlar, üniversite, sonra iyice büyüyüp gündelik telaşlara dalacaksın.”
Şehir uyanıyor, üstündeki uykulu huzuru silkeliyordu. Yollar henüz kalabalık değildi, bu yüzden araba hızla şehir çıkışına ulaştı.
Güneş yeni yükseliyordu. Işınları, yol kenarındaki ağaçların yapraklarından süzülüyor, gözlere adeta iğne batırıyordu. “Her şey yolunda da, içimdeki bu huzursuzluk niye?” diye geçirdi içinden Ahmet, arabanın altından akıp giden asfaltı izlerken.
Dört saat sonra, yemekliğe ve çiçeklere gömülmüş kasabaya vardılar. Anneanne kapıyı açtı, ellerini çırparak “Sonunda geldiniz!” diye sevindi ve her birini sırayla öptü.
“Duru nasıl da büyümüş. Tam bir kuzgun gibi. Ahmet, oğlum, en sevdiğin börekleri yaptım. Hadi içeri geçin, ne diye holde sıkışıp kaldınız?” diye telaşla konuştu, yüzünden mutluluk damlıyordu.
“Her şey aynı,” dedi Ahmet, etrafına bakıp çocukluğundan kalma kokuları içine çekerek. “Hiçbir şey değişmemiş. Hatta bütün eşyalar bile aynı yerde duruyor. Anne, sen bile aynısın,” diyerek anneye sarıldı.
“Hadi oradan, ne diyorsun öyle,” diye gülümsedi anne, oğlunun sözlerini eliyle savururken. “Yoldan geldiniz, acıkmışsınızdır. Ellerinizi yıkayın da kahvaltı yapalım.”
“Anne, bu kuzguna dikkat et ha. Fazla özgürlük verme. Geceleri sokağa salma,” dedi Ahmet, böreğin yarısını bir ısırıkta yutarken.
“Kendine bak sen! Duru’nun yaşındayken nasıl biri olduğunu unuttun mu sanki?” diyerek güldü anne, oğlunun önüne serin ev yapımı limonata koyarken.
“Hah işte! Hadi bakalım anneanne, anlat şu babamın gençliğini. Yoksa sanki aziz gibi doğmuş gibi davranıyor,” diye atıldı Duru.
Anneanne masaya lezzetli yemekleri yerleştirirken, bir yandan da pencereden dışarı baktı.
“Çay isteyen var mı?” dedi, uzun zamandır beklediği misafirlerine bakarak. “Duru, bahçede arkadaşların oturuyor, seni bekliyorlar. Arabayı görünce gelmişler,” diyerek kurnazca gülümsedi.
“Kim?” diye sordu Duru ve pencereye koştu.
“Önce kahvaltını bitir,” diye sertçe uyardı Ahmet. “Beklesinler.”
“Ben doydum zaten. Çok teşekkürler anneanne, börekler harikaydı,” dedi Duru, yerinde duramayarak ayaklarını yere vurarak.
“Hadi git şimdi, yaramaz,” dedi anneanne. “Akşam yemeğine geç kalma sakın!”
Duru hemen mutfaktan fırladı.
“Anne, ona biraz sıkı davran. Görünüşte büyümüş ama kafası hâlâ dumanlı,” dedi Ahmet, kapı Duru’nun arkasından çarpılırken.
“Kasabada her şey sakin, merak etme.”
Ertesi akşam, Ahmet ve Elif şehre dönmek üzere yola çıktılar. Arabadayken, Ahmet kızına son tavsiyelerini verdi.
“Anneanne’ne yardım et. Telefonunu da kapama, tamam mı?”
“Baba, yeter, anladım işte,” diye gözlerini devirdi Duru. “Bu kadar endişeleniyorsan, belki ben de sizinle geleyim?”
“Doğru söylüyor, Ahmet, fazla kontrolcü oluyorsun,” diye araya girdi Elif kızına destek olmak için. “Hadi gidelim, yoksa gece yarısı ancak varırız.”
Bahçeden çıkıp giderken, Ahmet dikiz aynasından annesine ve kızına baktı. Sonra Elif’e şöyle bir göz attı. “Sakin duruyor. Ben mi kendimi gereksiz yükledim? Duru akıllı bir kız, başına bir şey gelmez. Bırakmayı öğrenmem lazım…” diye düşündAhmet hastaneye vardığında Duru’nun gözlerindeki ışıltıyı görünce, o ana kadar taşıdığı tüm yükün omuzlarından kayıp gittiğini hissetti ve hayatın en değerli armağanının bu küçük mutluluk anları olduğunu bir kez daha anladı.




