Bunu Bilseydim…

Otobüs çukurlarda sallanıyordu. Şoför, su birikintilerini geçerken küfürler savuruyor, bazen karşı şeride bile çıkıyordu. Otobüste çok yolcu yoktu, iş günü sonuçta.

Murat pencereden kararmış, erimeye yüz tutmuş kara bakıyordu. Biraz daha ve tamamen eriyecek, ardından yaz kapıda olacaktı. Bir çukura daha girince otobüs zıpladı, şoför yine içli dışlı bir küfür etti.

“Böyle giderse lastikler elden gider.”

Nihayet önde mezarlığın demir parmaklıkları göründü, arkasında mezar taşlarının karanlık sıraları uzuyordu.

Murat her buraya geldiğinde, hayatın acımasız geçiciliğini ve kaçınılmaz sonunu düşünürdü. Bir gün kendisinin de burada huzur bulacağını düşünmek istemiyordu. Gelmesinin sebebi gönlünden değil, bir ritüeldi. Öyle gerekiyordu—sevdiğimiz insanların mezarlarını belli günlerde ziyaret etmek. Bu düşüncelerinden utandı ve derin bir nefes aldı.

Otobüs mezarlığın girişinde durdu. Kapılar gürültüyle açıldı, yolcular inip bacaklarını açmaya başladılar. Hemen çitin kenarına dizilmiş plastik çiçeklere yöneldiler. Murat da ağır adımlarla ilerledi, canlı çiçek aradı gözleriyle. Balmumuna bulanmış parlak yapraklardan gözleri kamaşıyordu. Sıranın sonunda, önünde kırmızı karanfillerle dolu bir kova duran bir kadın gördü.

Dört karanfil alıp mezarlığın kapısından içeri girdi. Yollar su birikintileriyle doluydu. Onlardan kaçınmaya çalıştı ama karın altında bile su şapırdıyordu. Eski kış botlarını giydiği için pişman oldu.

Neredeyse ormanın kenarına kadar yürüdü, sonra sola döndü. Karısının mezarını hemen buldu, haç sayesinde. “Artık bir mezar taşı yaptırmalıyım. Yoksa beklemeli miyim? Oğlum ikimiz için de yapar sonra?” Etrafta geçici haçlar kalmamıştı. Ölüler şehrinin uzanıp giden sıralarına baktı. Son geldiği sonbahardan beri bir sürü yeni mezar eklenmişti.

Alçak parmaklığı aştı, karın üzerine bastı, ezerek sağlamlaştırdı. Ayaklarının ıslandığını hissetti.

“Merhaba, Aylin.”

Haçın yanında duran, solmuş çerçeveli fotoğrafta karısı ona gülümsüyordu. Bu fotoğrafı çok severdi. Onu hep böyle hatırladı, oysa burada sadece otuz altı yaşındaydı.

O doğum gününü hatırladı. Sabah erkenden çiçek almaya koşmuş, eve döndüğünde Aylin uyanmış, yeni elbisesini giymişti. Ona altın küpeler hediye etmişti. Hemen takmış ve mutlulukla gülümsemişti. O anı fotoğraflamayı başarmıştı. Daha dün gibiydi…

“Doğum günün kutlu olsun. Bugün elli altı yaşında olacaktın.” Murat karanfilleri nereye koyacağını düşündü.

Mezarın her yeri toprağa saplanmış plastik çiçeklerle kaplıydı. Onlar solar mı, renkleri atmaz mı? Sanki dün getirilmiş gibi duruyorlardı.

Murat eğildi, haçın önündeki sarı çiçekli bir dalı kardan çıkardı, onu mezarın ayak ucundaki kara sapladı. Yerine karanfilleri koydu. Toprak donmuştu, kırılgan saplarıyla delemezdi ama kar eriyince karanfiller yine düşecekti. Plastik çiçeklerin yanında sade görünüyorlardı. Ama canlıydılar.

“Seni özledim. Ama sık gelemiyorum. Affet beni, kızma. Burada yatmayı hak eden benim, sen değildin. Ama hayat böyle karar vermiş…”

Uzun uzun konuştu, yenilikleri anlattı, portreye bakarken ayakları iyice üşüdü. Ara sıra kargaların sesleri sessizliği bozuyordu. Bu da içindeki hüznü daha da derinleştiriyordu.

“Gidiyorum artık, Aylin. Eski botları giydim, ayaklarım ıslandı. Beni azarlayacak kimse yok. Paskalya’dan sonra, havalar iyice ısınınca gelirim. O zaman mezarını düzenler, yeni bir fotoğraf getiririm, aynısından. Çok güzelsin burada. Beni affet.” İçini çekti, parmaklığı aştı ve arkasına bakmadan mezarlıktan çıktı.

Durakta birkaç kişi otobüs bekliyordu. Sonunda otobüse bindiğinde ayak parmaklarını hissetmiyordu.

Eve zorlukla vardı. Hemen ıslak botlarını ve çoraplarını çıkardı, çaydanlığı ocağa koydu. Kaynayınca iki bardak ballı çay içti. Kuru yün çoraplarını giydi, televizyonu açıp koltuğa uzandı. Bir film oynuyordu. Çayın etkisiyle gözleri ağırlaştı, uykuya daldı…

***

Gül, stajyer olarak onların inşaat şantiyesine geldiğinde daha yirmisindeydi. Genç, gözleri ışıl ışıl, burnunda çiller, gülüşü bahar güneşi gibiydi. Murat ona bakmaktan kendini alamıyordu. Karısı vardı, oğlu üçüncü sınıfa gidiyordu ama bu kızın peşinden gözlerini ayıramıyordu. Ne yapmalıydı? Göz göze gelmemeye mi çalışmalıydı?

Bir gün, yılbaşına az kala otobüs durağında karşılaştılar. Gül pardösüsünün yakasına büzülmüştü. Büyük gözlerinde sokak lambalarının ışıkları yansıyordu. Murat ona gizlice bakıyordu. Otobüs geldiğinde herkesi itip onun arkasından bindi, yanına oturdu.

“Merhaba Gül. Eve mi gidiyorsun?” diye sordu laf olsun diye.

“Evet. Ya sen?”

“Ben de.” Murat bir an duraksadı. “Ağacı süslediniz mi?”

“Hayır. Babam hep canlı ağaç alırdı. Balkonda dururdu. Otuz Aralık’ta hep birlikte süslerdik. Evin içi nasıl kokardı! Hemen bayram havasına girSabah uyandığında pencereden dışarı baktı, kar yağmaya başlamıştı, her şey bembeyaz örtülmüş, sanki geçmişin tüm izleri silinmiş gibiydi.

Rate article
Lifequest
Bunu Bilseydim…