Hava soğuk ve rüzgârlıydı. Ayşe okuldan koşarak eve gidiyordu, üşümemek için. Nefesi, atkısında, kirpiklerinde ve şapkasından taşan saçlarında donmuş gümüş bir kırağı gibiydi. Şimdi evde sıcak çay içecek, kanepesine kıvrılıp battaniyeye sarınacaktı…
Sıcak evi düşündükçe adımları hızlandı. Nihayet apartmana vardı. Kapıyı çekti ve karşısında teyzesi Meral’i buldu, tıknaz ve kısa boylu komşusu. Onu hiç sevmezdi, çünkü çok dedikoducuydu. Teyze Meral her zaman küçük, siyah gözlerini kısarak Ayşe’yi süzerdi.
“Yavaş ol, yaramaz! Az kalsın devirecektin beni,” diye homurdandı Meral Teyze ve Ayşe’ye dik dik baktı.
“Özür dilerim,” dedi Ayşe mahcup bir sesle.
Kadın kapının önünü tamamen kapatmıştı ve kıpırdamıyordu.
“Bir türlü anlayamıyorum, kime benziyorsun sen. Baban ela gözlü, annen mavi gözlü, ama sen… Saçların bile farklı. Onlar uzun boylu, sen ise bir karış boyundasın.”
“Ne olmuş yani?” diye sordu Ayşe. “Çocuklar mutlaka anne babasına mı benzemeli?”
Kaba görünmek istemiyordu, ama bu iri kadını nasıl yolundan çekeceğini de bilmiyordu. İtse miydi? Etrafına baktı, belki birileri gelir diye, ama yardım edecek kimse yoktu. Meral Teyze’nin bakışlarında bir şey vardı, Ayşe’yi rahatsız eden bir şey. Onun keskin, yargılayıcı gözlerinden kaçmak istiyordu.
“Şart değil tabii,” dedi komşu iç çekerek. “Ama ben bu binaya taşındığımdan beri buradayım, annenin ailesiyle birlikte geldim. Annen büyürken gördüm onu. Sonra evlendi, iki yıl sonra da seni getirdi hastaneden.”
Ayşe sabırsızca dinliyor, ayaklarını yere vuruyor, kadının ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu.
“Hastaneden getirdi seni, ama hamile olduğunu hiç görmedim. Düşün bakalım, neden anne babana benzemiyorsun?” Sonunda kenara çekildi ve Ayşe’yi içeri aldı.
Ayşe iki basamak çıktı ve arkasından kapının çarpmasıyla irkildi. Birden bir şey fark etti. Merdivenin ortasında durdu. Yüzü yanıyor, elleri buz kesilmişti. “Hayır, sırf laf olsun diye söylüyor. Yalnız yaşıyor, ne kocası var ne çocuğu, bu yüzden dedikodu yapıyor. Görmediyse, bu bir şey ifade etmez,” diye düşündü, ama kadının sözlerini kafasından atamıyordu.
Yavaşça üçüncü kata çıktı, eski apartman dairesine girdi, üstünü değiştirdi ve aile albümünü aldı. Kanepeye çekildi, fotoğraflara bakmaya başladı. İşte battaniyeye sarılı minik Ayşe, işte ilk adımlarını atarken, işte seyrek sarı saçlarına takılan ilk kurdele… İşte birinci sınıfta, kocaman bir çiçek demetinin arkasında neredeyse görünmüyor… Ve yanında annesiyle babası, ona sevgiyle bakıyorlar.
Kapıda anahtar sesi duydu ve hemen gözyaşlarını sildi.
“Ayşe, neden karanlıkta oturuyorsun?” Babası odaya girdi, ışığı yaktı.
“Ayşe, ne oldu? Ağladın mı?” Babası yanına oturdu. “Albüme mi bakıyordun? Ver bana.” Albümü aldı, sayfaları çevirmeye başladı.
“Baba,” dedi Ayşe sessizce, “ben sizin öz kızınız değil miyim?”
Babası şaşkınlıkla baktı. Gözlerindeki korkuyu görünce Ayşe’nin içi ürperdi. Battaniyeyi fırlattı, yerinden fırladı.
“Baba, söyle! Bilmem gerekiyor!” Titreyen bir sesle bağırdı, gözlerini babasından ayırmadan.
Reddedeceğini, bunun yalan olduğunu söyleyeceğini umuyordu… Ama babası gözlerini kaçırdı, başını öne eğdi.
“Her şeyi anladım.” Ayşe hızla koridora koştu, şapkasını giydi, botlarını ayağına geçirdi, montunu kaparak kapıyı çarptı.
“Ayşe, bekle! Nereye gidiyorsun? Açıklayacağım—”
Ama Ayşe çoktan dışarı fırlamıştı, kapı öyle şiddetle çarptı ki tavandan sıvalar döküldü.
Gözyaşlarını yutarak merdivenlerden aşağı koştu.
“Gözlerimin içine bakamadı. Demek doğru. Ben onların öz çocuğu değilim. Peki kiminim?”
Sokağa çıktı, soğuktan ürperdi. Gözyaşları yüzünde donuyordu. Atkısını asmıştı, eldivenleri yoktu, parası yoktu… Hızlı adımlarla uzaklaştı. İki sokak ötede bir apartmanın bahçesine girdi, karlı bir banka oturdu ve yüzünü ellerine gömdü.
“Niye ağlıyorsun? Bir şey mi oldu?”
Ellerini çekti, karşısında lise son sınıftan Emre’yi gördü.
“Hadi, benim eve gel, anlatırsın,” dedi emrederek.
“Hiçbir yere… gitmiyorum,” dedi Ayşe hıçkırarak.
“Haydi, ahmak, donacaksın. Ben yine de peşini bırakmam. Ölürsen, ailene beni sorumlu tutarlar. Hadi,” dedi sertçe, ellerinden tutup ayağa kaldırdı. “Korkma, annem babam tiyatroya gitti. Çay içer, derdini anlatırsın. Belki yardım ederim.”
Ayşe Emre’nin peşine takıldı. Eve girdi, burası onunkinden daha büyük ve modern bir daireydi. Emre ona annesinin puf puf terliklerini giydirdi, omuzlarına kalın bir kazak attı. Çay demlerken ekmek kızarttı, şekerliği masaya koydu.
“Senin adın Ayşe mi?” diye sordu, bardağa sıcak çay doldururken.
“Evet,” dedi Ayşe, başını kaldırmadan.
“Peki ne oldu? Niye kaçtın evinden?”
AySonra eve döndü, ailesine sarıldı ve anladı ki gerçek aile, sevgisini hiç esirgemeyen bu insanlardı.




