Ayşegül tekerleklerin hastane koridorundaki linol üzerinde çıkardığı hışırtıyı ya da koşuşturan ayak seslerini duymuyordu. Başı hafifçe sallanıyordu, sanki bir şarkının ritmine eşlik ediyor gibi. Üzerinden geçen parlak florasan ışıklarını görmüyor, Hakan’ın “Ayşegül! Ayşegül!” diye bağırmasını işitmiyor, doktorun ona yolunu kestiğini fark etmiyordu.
“Oraya giremezsiniz. Burada bekleyin.”
Hakan yoğun bakım kapısındaki birbirine bağlanmış sandalyelere çöktü. Dirseklerini dizlerine dayadı, yüzünü avuçlarına gömdü. Ayşegül bunların hiçbirini görmüyordu. Hızla akan bir ışık nehrinde süzülüyordu ve tek istediği, bu yolculuğun bitip huzura kavuşmaktı.
***
Üniversitenin 8 Mart etkinliğinde kısa bir skeçte oynuyordu. Sınava hazırlanmamış bir öğrenciyi canlandırıyor, kendini kurtarmaya çalışıyordu. Salon kahkahalara boğuldu, alkışlar hiç kesilmedi. Sonra danslar başladı ve Hakan onu dansa kaldırdı.
“Hakikaten çok iyiydin, tam bir oyuncu gibi!” dedi Hakan, gözlerinde samimi bir hayranlıkla.
“Ben zaten oynamayacaktım ki. Son anda Didem korkup kaçtı. Öyle heyecanlandım ki unuttuğum replikleri oracıkta uydurdum. Titriyordum resmen!” Ayşegül’ün gözleri hâlâ coşkuyla parlıyordu.
“Hiç anlamadım. Çok rahat görünüyordun. Eğlendik. Yanlış meslek seçmişsin sen.”
Danstan sonra onu yurduna kadar geçirdi ve utana sıkıla yanağından öptü. Hakan ailesiyle yaşıyordu. Sonra görüşmeye başladılar ve bir ay sonra üniversite yakınında, yalnız yaşayan yaşlı bir kadının küçük odasını kiraladılar. Hakan ailesiyle büyük bir kavgaya tutuştu. Sonunda pes ettiler ve çiftin yanında oldular.
Duvar ardındaki yaşlı kadın pek duymuyordu ama yine de müziği açık bırakıyorlardı. Ayşegül o günleri hayatının en mutlu zamanları olarak hatırlıyordu.
“Seni seviyorum,” diyordu ter içindeki Hakan, Ayşegül’ün yanına uzanıp derin nefesler alarak.
“Hayır, ben seni daha çok seviyorum,” diye karşılık veriyordu Ayşegül, yanağını onun nemli göğsüne yaslayarak.
“Olmaz öyle şey! Ben daha da çok!”
Bu oyunu oynamaya bayılıyorlardı. Sonra hayaller kuruyorlardı: Okulu bitirip işe girecekler, büyük bir ev alacaklar, bir kızları, bir de oğulları olacaktı.
“Hayır, önce kız sonra oğlan,” diye düzeltiyordu Ayşegül.
“Sonra bir oğlan daha,” diye ekliyordu Hakan, sevdiğini öperek.
Onlarınki gibi bir aşk yaşayan olmamıştı sanıyorlardı.
Arkadaşları kıskanıyor, hocaları ise gençliklerine özlemle gülümsüyordu. Kaç tane böyle çift görmüşlerdi, kendileri de öyleydi bir zamanlar. Şimdi ise öğrencilerin kafasına tıp bilgisi sokmaya çalışıyorlardı.
Mezun olduktan sonra Hakan ve Ayşegül iki yıl devlet diş kliniğinde çalıştı, sonra Hakan’ın babasının arkadaşının özel kliniğine geçtiler. İki yıl sonra ikinci bir şube açıldı ve Hakan oranın müdürü oldu.
Para kazanıyorlardı. Aileleri evin büyük kısmının parasını ödedi. Planladıkları gibi, Ayşegül önce bir kız, üç yıl sonra da ikinci çocuk iznindeyken bir oğlan dünyaya getirdi.
Aileleri hafta sonları çocukları alıyor, Ayşegül ile Hakan’a dinlenme ve baş başa vakit geçirme fırsatı veriyordu. Mutlu, güzel ve huzurlu bir aile. Daha ne istenirdi ki?
Oğlan büyüdüğünde Ayşegül işe dönmeye karar verdi. Evde oturmaktan sıkılmıştı, mesleğini unutmaktan korkuyordu.
“Niye ki? Ben iyi kazanıyorum. Evde otur, çocuklarla ilgilen,” diye itiraz etti birden Hakan. “Bir oğlan daha yapalım. Ailem torun delisi, yardım ederler.”
Ama bu kez hamile kalamıyordu. Sorunun kendisinde olduğunu düşünüyor, doktor doktor geziyor, hiçbir sağlık sorunu bulunmayınca daha da üzülüyordu.
“Üzülme. Hiç çocuğumuz olmasaydı anlardım. Ama iki tane var hem de ne güzeller! Stres yapmana gerek yok. Rahatla,” diyordu Hakan.
O da rahatladı ama bu kez iş konusunda ısrar etti.
“Alınma ama seni kliniğe alamam,” dedi Hakan beklenmedik bir anda. “Öncelikle, karı koca birlikte çalışması iyi olmaz. İkincisi, yedi yıldır çalışmıyorsun, pratiğin yok. Seni kimse işe almaz.”
Ve herkesin gözünde mükemmel olan bu ailede kavgalar başladı. Ayşegül çocuklarla, evle ilgileniyordu. Ama çocuklar alınınca, boş zaman onu bunaltıyordu. Bir gün kendini biraz rahatlatmak için şarap içti. Gerçekten iyi geldi, kaygıları dağıldı. Hakan gelmeden kanepeye uzanıp uyuyakaldı. Sabah uyandığında, Hakan’ın eve hiç gelmediğini fark etti. Üçüncü denemesinde telefonu açtı.
“Eve gelmedin…” dedi Ayşegül.
“Geldim, ama sen sarhoşsun, fark etmemişsin.” Sesindeki bıkkınlık, hatta iğrenme dikkatini çekti.
“Bir kadeh içtim sadece. Başka ne yapayım? Sen işe gitmeme izin vermiyorsun, çocukları da alıp götürdünüz…”
“Şimdi arayıp geri getirtiyorum. Çalışmam lazım,” diyerek kesti Hakan.
Ayşegül telefonunu duvara fırlattı, paramparça oluşunu izledi.
Ne zaman başlamıştı bu? Her şey çok güzeldi, mükemmeldi. Ne oldu da bu kadar çabuk dağıldı? Evde dolanıyorAyşegül bir süre Hakan’ın gözlerinin içine baktı, sonra yavaşça elini uzatıp avuçlarında sımsıkı tuttuğu o küçük umut kıvılcımını hissetti ve “Tamam,” dedi, “deneyelim.”




