Yüz kilometre kala, farların ışığı yol kenarında kaputu açık duran kırmızı bir arabayı aydınlattı. Yanında kollarını çırpan bir genç duruyordu. Issız bir yolda gece vakti durmak, akılsızlığın daniskasıydı. Ama şafak söküyordu ve gidecek çok yolu kalmamıştı. Kaan arabayı durdurdu ve indi. Daha birkaç adım atamadan, kafasının arkasına sert bir darbe indi.
Birisinin ceplerini karıştırdığını hissederek kendine geldi. Kalkmaya çalıştı, ama üzerine ağır bir gövde çöktü. Sanırım birden fazla kişiydi, çünkü bir anda kaburgalarına bir tekme yedi. Acıyla inledi.
Sonra her yerden tekmeler yağmaya başladı. Kaan kendini korumak için top gibi oldu, başını elleriyle sardı. Sağ kaburgasına gelen bir darbe dayanılmaz acıyla bilincini kapattı.
Tekrar gözlerini açtığında, yanında birinin inlediğini duydu. Önce kendisi zannetti. Ama kimse ona vurmuyordu. Kıpırdandığında ıslak bir burun yanağına dokundu. Gözlerini araladı; üzerinde tetikte duran bir köpeğin yüzünü gördü. Kalkmaya çalıştı ama böğrüne saplanan acı nefesini kesti. “Kaburgam kırık,” diye düşündü. Kafası pamukla dolu gibi ağır işliyordu. Köpek yeniden inledi.
Sonraki uyanışında, bir arabada gittiğini fark etti. Motorun sesi ve yolun tümseklerinde sarsılıyordu.
“Uyandın. Şehre az kaldı, dayan biraz.” Kadın mı erkek mi olduğunu çıkaramadığı bir ses duydu.
Gözlerini açacak hali yoktu. Zaten istemiyordu da. Ağır bir yorgunluk çökmüştü üzerine. Sarsıntıyla tekrar kendine geldi. Onu bir yere taşıyorlardı. Gözlerini açtı, ama parlak ışık yüzünden hemen kapattı. Alnı zonkluyordu.
“Kendine geldin,” diyen genç bir kızın sesiydi bu.
Kaan gözlerini tekrar araladı. Işıkların arasında bulanık bir yüz belirdi. Başı döndü, midesi bulandı. Hareket durdu. Yüz iyice yaklaştı. Sivri, beyaz sakallı bir adam ona bakıyordu.
“Adın ne delikanlı? Ne olduğunu hatırlıyor musun?” Uzaktan gelen bir ses gibiydi.
“Kaan Demir. Beni…” Dudakları hamur gibiydi, ama anlaşılmıştı.
“Evet, epey hırpalanmışsın.”
“Araba…” diye zorlukla konuştu Kaan. Her nefes alışında bıçak gibi saplanan bir acı vardı.
“Yanında araba yoktu. Sadece bir köpek vardı. Seni o kurtardı. Dinlen, hatta uyu,” dedi sakallı adam. Kaan hemen uykuya daldı.
Uyandığında baş ağrısı hafiflemiş, düşünmesi kolaylaşmıştı. Yan odadan boğuk sesler geliyordu.
“Uyandı. Çok iyi. Beni duyuyor musun? Ben polis komiseri Arslan. Konuşabilir misin? Birkaç sorum var.”
Kaan duydu ve hatta durumu anlattı: nasıl durduğunu, nasKaan, Sol’ün sıcak bakışlarına baktı ve hayatının en doğru kararını verdiğini bilerek, “Artık buradasın, dostum,” diyerek kapıyı ardına kadar açtı.




