Lise mezuniyet balosu.
Çoğu genç kız için hayalini kurduğu bir gecedir bu — elbise, saç, dans, anılar… Benim için de öyle olacaktı. Aylardır biriktiriyordum; doğum günü paralarımı saklıyor, hafta sonları bebek bakıcılığı yapıyor, hatta kahvelerimi bile atlıyordum. Hayalimdeki elbise soluk pembeydi, üzerinde narince parıldayan pullar vardı ve onu iki kez denemiştim bile.
Dükkândan ikinci provamı yaptıktan sonra çıkmıştım. Tezgahtara gelecek hafta almak için geri geleceğimi söyledim — param evde duruyordu, çekmecemde bir zarfta özenle saklanmıştı. Kalbim hafiflemişti, heyecandan çırpınıyordu.
Ama hayat bazen planları gülünç şekilde değiştirir.
Her şey Mart başında soğuk bir öğleden sonra başladı. Otobüs durağına doğru yürürken, fırının köşesinde tuğla duvara yaslanmış bir adam gördüm. Giysileri eski ve uyumsuzdu. Elleri soğuktan kıpkırmızıydı. Önünde bir karton parçası duruyordu, üzerinde şunlar yazılıydı:
“Sadece eve dönmeye çalışıyorum. Her türlü yardım için minnettar olurum. Allah razı olsun.”
Normalde belki geçip giderdim, belki bir gülümseme sunardım. Ama bir şey beni durdurdu. Yalvarmıyordu. Bağırmıyordu. Saldırgan değildi. Sadece… yorgun görünüyordu. Üzgün. Ama kırılmamıştı.
Tereddüt ettim, sonra yaklaşıp en içten gülümsememi gösterdim.
“Merhaba. Sıcak bir şeyler ister misiniz? Belki bir tost?” diye sordum.
Şaşırdı, beklemiyordu bunu. “Çok iyi olurdu. Teşekkür ederim.”
Hemen fırına girip bir peynirli tost, sıcak çay ve bir kurabiye aldım. Geri döndüğümde, gerçekten şaşırmıştı.
Yemeği öyle bir aldı ki, sanki camdan yapılmıştı. “Bunu yapmak zorunda değildin.”
Kaldırımda yanına oturdum. “Biliyorum. Ama istedim.”
Adı Emre’ydi. Kırklı yaşlarındaydı ve son zamanlarda hayat ona karşı pek adil davranmamıştı. Karısını kansere kaybetmiş, bir yıl sonra da işinden olmuştu. Yakın ailesi yoktu, borçlar birikmişti ve sonunda sokaklarda kalmıştı. Ama kin tutmuyordu. Sessizce konuşuyordu, hüznü kabullenmiş biri gibi.
Belki on beş dakika konuştuk. Otobüsüme yetişmem gerekiyordu, ama gitmeden önce ona eldivenlerimi ve biraz para verdim.
Otobüste evime doğru giderken içimi kemiren bir his vardı. Suçluluk değil — açıklayamadığım, kıpır kıpır bir duygu. Emre’nin gözleri her şeye rağmen hâlâ onurlu bakıyordu. Ve bir şey daha görmüştüm — umut. Sadece bir kıvılcım. Bir anlık bir parıltı. Onu düşünmekten alamıyordum kendimi.
O akşam saçımı tararken, çekmeceye koyduğum zarfı gördüm — balo elbisem için biriktirdiğim para. Neredeyse 6000 lira. Onu biriktirmek için çok çalışmıştım. O soluk pembe elbise, tüllerinden taşan ışıltısıyla, liseyi bitirmenin ödülü gibi geliyordu.
Ama aklımda sadece Emre’nin kıpkırmızı, çatlamış elleri vardı.
Ertesi sabah anneme anlattım.
“Balo elbisemin parasını ona vermek istiyorum,” dedim.
Bir an bana baktı, şaşkındı. “Tatlım… emin misin? Aylardır bu elbisenin hayalini kuruyordun.”
“Biliyorum. Ama bu sadece bir elbise. Onun çorapları bile yok.”
Annemin gözleri doldu. “Hayatımda duyduğum en güzel şey bu. Seninle gurur duyuyorum.”
Böylece bir plan yaptım.
İki gün sonra Emre’yi tekrar görmeye gittim. Daha fazla yiyecek getirdim, tekrar konuştuk. Bu kez daha açıktı. Nereli olduğunu sordum. “Trabzon,” dedi. “Oraya dönmeye çalışıyorum. Bir kuzenim var. Eğer oraya gidebilirsem bana yardım edecek,




