Yıllar önce, İstanbul’un eski bir mahallesinde bir apartman dairesinde oturan Ayşe Hanım, penceresinden komşusu Fatma’nın çamaşır asışını izliyordu. Fatma’nın her hareketi ona kasıtlıymış gibi geliyor, sanki tüm mahalleye kendini göstermek için fazladan vakit harcıyordu.
“Şu inek yine hava atıyor,” diye mırıldandı Ayşe Hanım, perdenin ucunu sımsıkı tutarak. “Herkesin kendisine baktığını sanıyor.”
Fatma Hanım ise çarşafları asarken keyifle mırıldanıyordu. Ayşe’den üç yaş küçük olmasına rağmen, altmışına yaklaşan halinden daha genç görünüyordu. Hep bakımlı saçları, ütülü elbiseleri ve parlatılmış ayakkabılarıyla dikkat çekiyordu. O dik duruşu, yukarı kalkık çenesi… Ayşe Hanım’ın dişlerini gıcırdatmasına neden oluyordu.
Yirmi yıldır yan yana yaşıyorlardı, ama aradaki gerginlik hiç bitmemişti. Her şey küçük bir tartışmayla başlamıştı. Fatma bir gün, Ayşe’nin balkonunda sardunyaları yanlış diktiğini söylemiş, doğrusunu anlatmaya çalışmıştı. Ayşe ise bunu haddini aşmak olarak görmüştü.
“Ben çiçekleri nasıl ekeceğimi bilirim!” diye çıkışmıştı o gün. “Bana hayatı öğretmeyin!”
“Yalnızca yardım etmek istemiştim,” demişti Fatma şaşkınlıkla. “Benim balkonumda da vardı, çok güzel açıyorlardı.”
“Yardımınıza ihtiyacım yok!” diye kesmişti Ayşe ve dönüp gitmişti.
O günden sonra araları buz gibi olmuş, selamlaşmaları bile zorakiydi. Ayşe, Fatma’nın her hareketinde bir art niyet arıyordu. Yeni bir çanta alınca hava attığını, mahalleliye kek pişirince “Alın size mükemmel ev kadını!” der gibi yaptığını düşünüyordu.
“Anne, neden ona takılıyorsun ki?” diye sorardı kızı Elif, ziyarete geldiğinde. “Normal bir kadın, onda neyi bu kadar korkunç buluyorsun?”
“Sen onu tanımıyorsun,” diye karşılık verirdi Ayşe Hanım. “Dışarıdan öyle görünüyor ama aslında… Hatırlıyor musun, Demirci’lerin kedisini çaldığını?”
“Anne, kedi kendi gelmiş! Onlar sokakta besliyordu, o da evine aldı. Bu hırsızlık değil!”
“Tabii, tabii! O hep haklı, kutsal bir varlık öyle mi?” Ayşe Hanım buzdolabının kapağını sinirle çarpmıştı.
Fatma ise aynı ölçüde üzgündü. Komşusunu neden bu kadar kızdırdığını bir türlü anlayamıyordu. Birkaç kez barışmaya çalışmıştı – poğaçalar götürmüş, ağır poşetleri taşımaya yardım teklif etmişti. Ancak Ayşe her seferinde onu reddetmişti.
“Teşekkürler, gerek yok,” diyordu soğuk bir ifadeyle. “Kendim hallederim.”
Poğaçaları bile almıyor, diyette olduğunu söylüyordu. Oysa Fatma onun baklavalar, tatlılar aldığını görmüştü.
“Onu anlamıyorum,” diye iç çekerdi Fatma, kız kardeşiyle telefonda konuşurken. “Ona hiç kötülük yapmadım, ama benden nefret ediyor. Belki gerçekten bir zamanlar yanlış bir şey söyledim?”
“Boş ver onu,” derdi kız kardeşi. “İnsanlar farklıdır. Herkesi sevmek mümkün değil.”
Ama Fatma için bu soğukluk dayanılmazdı. O, sosyal biriydi, komşularıyla sohbet etmeyi, haberleri paylaşmayı severdi. Ama yan dairede ona düşmanmış gibi bakan bir kadın vardı.
Bir kış akşamı, Fatma marketten dönüyordu. Poşetler ağırdı, bahçedeki yolda buz vardı. Kaydı ve düştü, aldıklarını karların üzerine saçtı. Dizine şiddetli bir ağrı saplanmıştı, kalkamıyordu.
“Ah, çok acıyor!” diye inledi, yuvarlanan portakalları toplamaya çalışarak.
Tam o sıra Ayşe Hanım apartmandan çıktı. Olanları görünce bir an dondu. Aklından “Hakkı bu, kalsın orada,” diye geçti. Ama hemen utandı bu düşüncesinden. Kadın karların üstünde uzanmıştı, acı çekiyordu.
“Kalkın,” dedi Ayşe, elini uzatarak. “Yavaş olun, acele etmeyin.”
Fatma minnetle uzanan eli tuttu ve zorlukla ayağa kalktı.
“Çok teşekkür ederim,” diye fısıldadı. “Sanırım dizimi incittim.”
“Önce alışverişleri toplayalım, sonra bakarız,” dedi Ayşe, sessizce yerlere saçılanları toplamaya başladı. “Evinizde tentürdiyot var mı?”
“Vardır herhalde.”
“İyice pansuman yapın, deriniz çizildiyse. Şişmesin diye de buz koyun.”
Poşetleri doldurdular ve Ayşe, Fatma’yı asansöre kadar götürdü.
“Yine teşekkürler,” dedi Fatma, asansör düğmesine basarken. “Siz olmasaydınız ne yapardım bilmiyorum.”
Ayşe yalnızca başını salladı ve döndü. Ama bütün akşam bu olayı düşündü. Fatma’nın gözlerindeki ifade aklından çıkmıyordu – hem minnettar, hem şaşkın. Sanki Ayşe’nin yardım etmesini beklemiyormuş gibi.
“Peki ne bekliyordu ki?” diye geçirdi içinden Ayşe, çayını demlerken. “Yanından geçip gideceğimi mi? Onun gözünde nasıl bir insanım ben?”
Ertesi sabah, Fatma’nın merdivenden zorla indiğini duydu. Asansör yine bozulmuştu, markete gitmesi gerekiyordu. Ayşe koridora çıktı.
“Diz nasıl?” diye sordu.
“Acıyor ama dayanılır gibi. Dün yardım ettiğiniz için teşekkürler.”
“Önemli değil,” dedi Ayşe. Bir süre sustu. “Dinleyin, nereye gidiyorsunuz? Markete gideceksenizO günden sonra Ayşe ile Fatma, birbirlerinin hayatına dokunan iki komşu olarak yaşadılar, yılların yükünü hafifletmenin verdiği huzurla son baharlarını birlikte geçirdiler.




