Her akşam, tam aynı saatte, bir çocuk İstanbul’un Nişantaşı’ndaki şık bir restoranın önünden geçerdi. Hiçbir şey istemezdi. Tek kelime bile etmezdi. Sadece camdan içeriyi izlemek için dururdu. Tıka basa dolu tabakları, lekesiz çatal-bıçakları, lokmalar arasında kahkaha atan insanları seyrederdi. Sonra yoluna devam ederdi… sırtında yırtık bir sırt çantası ve kupkuru bir mideyle. 🎒🥺
Bir gece, şef onu içeriden fark etti.
Garsona dedi ki:
— Bir daha geçtiğini görürsen, onunla konuşmak istediğimi söyle.
Ertesi gün, çocuk her zamanki gibi döndü.
Uzaklaşmadan önce, şef karşısına çıktı.
— Karnın aç mı?
Çocuk ses çıkarmadan başını salladı.
— Yemek yapmayı öğrenmek ister misin?
Gözleri inanamaz bir şekilde fal taşı gibi açıldı.
Ve her şey böyle başladı. 🍽️👨🍳
Şef ona eski bir önlük verdi.
Mutfakta bulaşık yıkayacak, patates soyacak ve hayal bile edemediği kokuları, tatları keşfedeceği bir köşe ayırdı. Ona ücret vermiyordu. Bilgisini, öğretisini sunuyordu.
Zamanla çocuk, göz yaşı dökmeden soğan doğramayı öğrendi.
Ritimle yumurta çırpmayı.
Sabırla pişme süresini beklemeyi.
Ve her yemeğe yüreğini koymayı.
Yıllar geçti. 🧄🍳
Bugün, o çocuğun adı Cemil Demir.
24 yaşında.
Ve bir zamanlar sadece sokaktan baktığı aynı restoranın baş şefi.
Her salı, menüde özel bir yemek olur:
“Pencerenin Hatırası”
Çocukluğunda yediği basit malzemelerle yapılan mütevazi bir lezzet.
Ne zaman bir müşteri onu seçse, Cemil gülümser ve der ki:
— O yemeğin içinde, başka hiçbirinde olmayan bir malzeme var:
Kaderini değiştirmek açlığı…




