— Anne, yine ne başlatıyorsun! — diye tersledi Mehmet, gözünü telefonundan bile kaldırmadan. — Meşgulüm dedim ya!
— Meşgulmüş! İşine bak! — Fatma Hanım ıslak bezle masaya vurdu. — Kırkına merdiven dayamışsın, hâlâ lise talebesi gibi! Mehmet yavrum, rica ediyorum, büyükanneye git. Dün aradı, keyfi yok diye şikayet ediyor.
— Anne, bir saat sonra görüşmem var! Önemli bir görüşme! — Nihayet telefonunu bırakıp anasına baktı Mehmet. — Sonra giderim, akşam veya yarın.
— Yarın, öbür gün… — Fatma Hanım karşısındaki sandalyeye çöktü, yorgun bir nefes aldı. — Büyükannen seksen üç yıldır hayatta, ama sen her seferinde onu ziyaret etmemek için bahane buluyorsun.
— O ezberi başlatma! — Mehmet ayağa fırladı, telefonunu cebine tıkıştırdı. — Çalışıyorum, anlıyor musun? Para! Para! Kimimiz gibi ayaküstü dırdır edecek zamanı olanlar değil!
Fatma Hanım oğlunun kabalığına irkildi sessiz kaldı. Böyle konuşmalara alışıktı. Mehmet hep sertti, hele ailevi sorumluluk söz konusu olunca.
— Tamam, — diye mırıldandı. — O zaman ben giderim. Şöyle bir sıkıntı var; araba serviste, otobüsle bir yere varmak iki saat sürüyor…
— Ee? — Mehmet montunu giyiyordu. — Otobüse bin işte, ne var bunda? Taksi çağır o zaman!
— Taksi pahalı oğlum. Emekli maaşı az, biliyorsun.
— Biliyorum, biliyorum! — Mehmet çoktan kapıdaydı. — Dinle anne, hadi daha sonra konuşalım, tamam mı? Gerçekten koşturmam var!
Kapı çarpıldı. Fatma Hanım mutfakta tek başına kaldı, oğlu için pişirdiği kuru fasulyenin kokusu hâlâ havada asılıydı. Mehmet yemeğe bile dokunmamıştı.
Kadın pencereye yaklaştı, oğlunun yeni arabasına binişini izledi. Şık, pahalı bir araçtı. Mehmet onunla gurur duyar, tanıdıklarına özelliklerini ballandıra ballandıra anlatırdı. Ama bir kerecik büyükanneyi götürmek için vakti yoktu.
Fatma Hanım çantasından yıpranmış cüzdanını çıkardı, paraları saydı. Büyükanneye kadar taksiyle gitmek gerçekten pahalıydıydı. Otobüse binmek zorunda kalacaktı.
Kayınvalidesi için getirdiği ikramlıkların torbasını aldı, başını eşarpla sardı ve sokağa çıktı. Otobüs durağına ulaşmak on beş dakika yürümek demekti. Fatma Hanım ağır adımlarla yürüdü, ara sıra nefes almak için durdu. Son zamanlarda kalbi sık sık oynatıyordu, ama doktora gitmemişti. Zaman bulamamıştı, üşenmişti bir de.
Durakta yarım saat beklemek gerekti. Otobüs tıklım tıklım geldi, Fatma Hanım güç bela içeri sıkıştı. Uzun bir yolculuk vardı önünde, aktarmalı. Gençler kulaklıkları takmış, telefonlarına gömülmüş oturuyordu. Kimse yaşlı kadılık etmedi.
Nihayet Mehmet’in büyükannesinin yaşadığı Çanakkale’nin o mahallesine ulaştı. Eskimiş ev, bakımsız bir bahçenin içinde, köyün kıyısındaydı. Fatma Hanım küçük kapıyı açtı, patikadan geçip kapının önüne geldi.
— Büyükanne! — diye seslendi, kapıyı çalarak. — Benim, Fatma!
Kapı hemen açılmadı. Fatma Hanım’ın kayınvalidesi, vefat etmiş kocasının annesi Zeynep Hanım Hanım, bastonuna dayanarak eşikte duruyordu. Yaşlı kadın son görüşmeden bu yana gözle görülür şekilde zayıflamıştı.
— Fatmacığım! — sevinçle karşıladı. — Geldiğin ne iyi oldu! Gir içeri, gir!
— Nasılsın büyükanne? — diye sordu Fatma Hanım, kayınvalidesini kucaklayıp yanağından öptü. — Bir baksana, iyice çelimsizleşmişsin.
— Ah n’apalım… — Zeynep Hanım onu içeri, odaya aldı. — İştahım falan kalmadı. Bir de uyuyamıyorum. Sızlıyor her yanım…
— Doktora gittin mi?
— Gittim, gittim. Yaşlılık işte dediler. Yapacak bir şey yok, seksen üç yaşındayım sonuçta. — Yaşlı kadın konuğu masaya oturttu. — Çay içer misin?
— Tabii ki içerim. — Fatma Hanım çantasından yiyecek dolu paketleri çıkardı. — İşte, sana kuru fasulye getirdim, köfteler ve lahmacun da var.
— Eyvahlı olsun, sağ olasın canım! — Zeynep Hanım gülümsedi. — Peki Mehmetçiğim nerede? Bir zamandır göremedim onu.
Fatma Hanım çay doldururken sustu.
— İşleri çok anneanne. Meşgul.
— Anladım, — diye başını sall
Ali’nin arabası köy yolundan ayrılırken, içinde büyüyen bir buruklukla direksiyona yapıştı, ama yarın yine işler, trafik ve kendince önemli bahaneler onu ninem Fatma’nın o küçük kapısından bir kez daha alıkoyacaktı. Kalbi sızlasa da, şükretmeyi bir türlü öğrenemedi.




