Sabahın körüydü, İstanbul’un kalbinde pazar esintisi yüzlerde hafif bir ürperti bırakıyordu. Ayşe Avcı, kurtarıcısı gibi sımsıkı tuttuğu termosuyla Halit & Şahin adlı butik danışmanlık firmasına, pazarlama birimine yetişmeye çalışıyordu. Rüzgârda uçuşan atkısının peşinden giderken, topuklu ayakkabılarının çıkardığı o telaşlı sesle, sabahki müşteri sunumu için kafasında tekrarlar yapıyordu.
Yine gecikmişti.
Sabah kalabalığı, yağlanmış bir makinenin dişlileri gibi; gözler yerde, kulaklıklar takılı, ellerinde kahve can simidi gibi, akılları başka yerlerdeydi. Ayşe, İstiklal Caddesi’nde bu akıntıya kapılmış ilerlerken, eski bir kitapçının köşesini dönünce alışılmadık bir şey fark etti. Hareketsiz duran, insana ait bir şey.
O kapanmış kitapçının taş merdivenlerinde, altmışlı yaşlarında bir adam oturuyordu. Yakasında hafifçe kıvrılan gümüş saçları, rüzgâr yemiş yüzünde daha da parlak duran çakır gözleri vardı. Ceketi eskimiş, eldivenlerinin ek yerleri yırtıktı ve yanında basit bir karton tabela duruyordu.
“Sadece bir şans yeter.”
Ayşe yavaşladı. İnsanlar onu, betonun bir parçasıymış, şehrin sıradan bir detayıymış gibi geçip gidiyorlardı. Biraz duraksadı, sonra yaklaştı.
“Bir şeyler içmek ister misin?” diye sordu yumuşak bir sesle.
Adam başını kaldırdı, şaşırmıştı ama tedirgin değildi. Sesi sakindi. “Bir kahve çok iyi olurdu.”
Ayşe başka bir şey demeden hemen arkasındaki köşedeki kafeye daldı. Beş dakika sonra iki dumanı tüten kupayla geri döndü. Birini ona uzattı ve merdivenlere onun yanına oturdu.
“Ben Ayşe,” dedi, elindeki kahvenin sıcaklığına tutunarak.
“Mehmet,” diye cevapladladı. “Memnun oldum.”
Sabah telaşı etraflarında akarken, sessiz bir arkadaşlık içinde kahvelerini yudumladılar birkaç dakika. Ayşe merakla sorgulamadı, Mehmet de fazla bir şey anlatmadı – sadece “liderlik ve strateji” işleri yaptığını, hayatın içinde “uzun bir yürüyüşten” geçtiğini ve bundan sonrasını kurgulamaya çalıştığını söyledi.
Onda öyle bir şey vardı ki; yırtık eldivenlere, karton tableaya uymayan bir sakindiği, onurlu bir havası. Sesi açık seçik, ölçülü, kibar konuşuyordu.
Ayşe acımak yerine saygı duyuyordu ona.
Ayrılırken çantasından bir kart çıkardı uzattı: “Bir şeye ihtiyacın olur da konuşacak biri lazım olursa… ya da yeniden başlamak için bir kapı aralamak istersen… hemen şuracıkta çalışıyorum.”
Mehmet kartı inceledi, yavaşça başını salladı. “Bunu unutmayacağım, Ayşe Hanım.”
Uzaklaşırken içinde bir şeyler yer değiştirdiğini hissetti. Bir bağlantı kurulmuştu, bir kar tanesi kadar narin ama sağlam bir bağ.
Halit & Şahin’de, o öğlen, mutfakta toplanan iş arkadaşlarına bu yaşadığını anlattı.
“Evsiz bir adama kartını mı verdin?” diye kaşlarını kaldırarak sordu İK’dan Elif.
“O bildiğimiz hikâyelerden biri gibi durmuyordu,” diye karşılık verdi Ayşe.
Elif alaycı bir tavırla, “Bu şehir merhamet falan tanımıyor Ayşe. İnsanları kahve ve kibarlıkla tamir edemezsin ki,” dedi.
Stajyer danışman Selim de kıkırdadı. “Fazla güven besliyorsun. Biraz safça, açıkçası.”
Ayşe tartışmaya girmedi. Sadece omuz silkti. “İnsanların, onlar hakkında önyargılarımızdan daha fazlası olduğuna inanıyorum.”
Ama şüphe, odaya, bir fincan kahvenin üzerindeki buhar gibi çökmüştü.
Sonraki sabahlar, kitapçının önünden her geçişinde Mehmet’i görmeye baktı Ayşe, ama merdivenler boştu. Barınabildi mi acaba diye düşündü. Belki de… belki de sadece bir andı öyle – şu uçup giden, anlamsız şeylerden biri.
İş yoğunluğu arttı. Ofiste bir şirket birleşmesi söylentileri dolaşıyordu. Toplantılar iki katına çıktı. Son teslim tarihleri üst üste yığıldı. Pazarlama bölümü gergin bir enerjiyle uğulduyordu.
Bir sabah, Ayşe geldiğinde şirket lobisinde yeni bir tabela gördü: Halit & Şahin – Demir Grubu ile Ortaklık.
“Demir” ismi, hafızasını hafifçe çekip salladı. Demir. Niye tanıdık geliyordu?
Daha sonra bakarım diye geçiştirdi ve koşarak üst kata çıktı.
O salı sabahı
Her şeyi değiştirdi, artık Yıldız & Gri’de bir fincan kahvenin açtığı kapılar, en değerli şirket geleneği oldu.




