“Zararın Neresinden Dönülürse Kârdır”
“Bilir misin kızım?” dedi meraklı gözlerle baktı büyükannem, “Her Elif İzmirli olmaz, her Kerem Konyalı çıkmaz yavrum. Eh, bu dünyada gerçek melekler az bulunur. İyice bak kendi içine. Sen mükemmel miydin kocana karşı?”
“Anneanne, Kerem arkadaşım Bilge’ye gitti! Bu nerede gördük? Sesimi çıkarmayayım mı?” diye patladım, içim kan ağlıyordu.
“Canım,” dedi büyükannem sakince, “Kocanın işine koşup, ‘Patron bey, benim koca azgın bir keçi!’ diye şikayet etmekle olmaz. Hem kendini rezil edersin. Biz de gördük bu oyunları… Aldatılan hatunlar belediyenin yolunu tutar, sümüğünü çeke çeke. Aşkın kulağı komut dinlemez yavrum, yasak tanımaz. Boşuna uğraşma. Sabret. Zaman gösterir kim haklı kim haksız.” Büyükannem kılı bile kıpırdamadı. Kocamın ve arkadaşımın ihaneti, onu kıl kadar kıpırdatamamıştı, sanki her gün başımıza gelen sıradan bir şey gibiydi.
“Hımm, ‘sabret’ mi? Kolay söyleniyor.” Bilge ise gerçekten yılanın biridir, fırsatçının önde gideni. Kendi kocasını toprağa verdi, benimkine mi sıra geldi? Yok öyle deveye hendek atlatmak! Kerem’i ona kaptırmam!
Eskiden de Bilge’ye bakar mıydı Kerem? Bir hatırlarım, hep beraber hamama gitmiştik. Kerem’in gözleri Bilge’den başka bir şey görmezdi. Avurtlarından yoğurt yermiş gibi bakışlarıyla, beyaz peştemala sarılı arkadaşımı gözleriyle kucaklar, öperdi. Ben pek oralı olmamıştım o kaçamak bakışlara.
Tabii, Bilge de gerçekten yakışıklı, tatlı dilli, dünyalar güzeliydi. Ne olmuş? Biz Kerem’le tam on altı yıl geçirmiştik, bir oğlumuz vardı, Emre. Kaya gibi bir yuvamız olduğuna ve hiçbir kötülük buna zarar veremeyeceğine candan inanırdım.
Bilge ile Efe’nin çocuğu olmamıştı. Bilge bu duruma çok üzülürdü. Efe ise pek konuşmazdı bu mevzuda. Belli ki içine atıyordu erkek adam gibi. Biz tam bir aile dostuyduk. Hep birlikte pikniklere, tatillere gider, gülüp oynardık. Evet, her güzelin bir sonu vardır. Belanın kendisi kapı önümüzde sırıtıyordu sanki.
“Meltem, Efe’yi ‘Ambulans’ aldı götürdü. Kalp krizi geçirmiş. Tanrım, ona ne kadar söyledim,” diye ağlıyordu Bilge, gözyaşları içinde, “‘Hadi bir çocuk evinden bir evlat alalım!’ diye. Hayır, hep sessiz, hep asık suratlı. Şimdi ne olacağını bilemiyorum. Düzelir mi acaba?”
“Kendini topla, Bilgecim. Her şey yoluna girecek!” diye içtenlikle yüreklendirdim arkadaşımı. “Görürsün. Efe sapasağlam adam.”
“Ah Meltem!” diye sızlandı Bilge, hıçkırıklara boğulmuştu, “Efe olmadan nasıl yaşarım bilemiyorum! O benim güneşim, ışığım. Destek olur, moral verir. Ben tek başıma ne yaparım?”
“Vakit gelmeden matem tutma Bilge. Kendine gel. Çökme. Makyajını yap, saçını tara, güzel bir kıyafet giy… Gülen yüzünle çık karşısına! Efe sana yeniden aşık olur, daha çabuk ayağa kalkar…” O sefer her şey yoluna girdi. Efe’yi tedavi ettiler, taburcu ettiler. Hayat yeniden düzene girdi.
Derken, Efe ile Bilge üç yaşında bir kız çocuğu evlat edindiler, adını Deren koydular. Artık ailece mutluluğun zirvesine çıkmıştık.
“İşte şimdi ölüm bile korkutmuyor!” dedi Efe bir gün, şölen sofrası başında.
“Ne diyorsun sen?” diye şaşırdık hepimiz Efe’nin sözlerine, “Şimdi yaşayacaksın, kızını büyüteceksin!”
“Şunu demek istedim,” dedi Efe gözlerinde derin bir hüzünle, “Boşa yaşamadım. En azından bir çocuğun yüreğini ısıttım, ona yuva oldum. Bir şey olursa, artık Bilge’ye güveniyorum. Kızı yetiştirir. İstersen, yeniden evlenebilirsin Bilgem…” Efe’nin sözleri bir bilmece gibiydi, içindeki hüzün apaydındı.
“Ay Efe, sen de amma şeyler uyduruyorsun!” dedi içlerinden kocam Kerem, “Hadi dostlar, hepimizin
Sonra bir gün, camdan bakarken İbrahim’i gördüm, Kader ile kol kola yürüyorlardı, Alperen’i sırtında taşıyordu, Yusuf da yanlarındaydı, kalbim sızladı ama içimdeki o kocaman ‘keşke’yi gülümseyerek yuttum, çünkü hayat böyle bir şeydi işte, kim kimi ne kadar sevmiş, ne kadar anlamış, kim kimin kıymetini bilmiş, önemli olan gönlün rahat olmasıydı bana kalsa, belki ben de her şeyi tam yapamamıştım, ama böylesi de güzeldi, hem zaten aşkın yasak tanıdığı mı vardı ki.




