**Rüya Gibi Bir Hayal**
— Leyla, yine o bezi parçalarını mı eve getirdin? — diye homurdandı annesi, kapıda karşılarken.
— Bez değil, anne. Kadife kumaş. Zaten atılacaktı…
— İyi ya, atılsaydı! Kaç kere söyleyeceğim: dikiş meslek değil, oyuncak! İkinci vardiyaya geçseydin bari. Belki bir çamaşır makinesi alabilirdik.
Leyla cevap vermedi. Ceketini çıkardı, odasına geçti. Annesi mutfakta söylenmeye devam ediyor, ikiz kardeşleri Dilara ve Sibel telefonlarına bakıp kıs kıs gülüşüyorlardı.
— Yine kumaşlarla oynuyor! — diye bağırdı Sibel.
— Düğüncü Leyla Saint-Laurent! — ekledi Dilara, kahkahayı bastı.
Leyla pencere kenarına oturdu, çantasından mavimsi kadife bir parça ve altın rengi tül çıkardı. Parmağını gezdirdi üzerinde—kumaş su gibi yumuşaktı. Hayalindeki elbiseyi görüyordu: hafif, omuzları açık, asimetrik etekli. Gerçek. Büyülü.
Günleri mobilya fabrikasında geçiyordu. Resmi olarak montaj işçisiydi. Gayriresmî olarak “fabrikanın tuhaf kızı”: ceplerinde her zaman iğneler, kulak arkasında kalemler, üzerinde kendi yaptığı broşla süslenmiş bir iş önlüğü.
— Leyla, yine kendin mi yaptın bu broşu? — diye sordu bir gün Vildan, baş ustabaşı.
— Evet. Plastik bir tapa ve boncuklarla.
— Altın gibisin. Keşke değerini bilen olsa.
— Önemli değil. Ben ne istediğimi biliyorum.
Vardiyası bitince arkadaşı Zeynep’in yanına giderdi. O, AVM’deki bir fotoğraf stüdyosunda çalışıyordu.
— Tam zamanında geldin! Işığı ayarlıyordum.
— Elbise hazır.
Üzerinde mavi kadifeden eteğiyle hayalindeki elbise vardı. Eteği dalga dalga, omuzları açık, belinde el işlemiş bir kemer. Leyla sadece güzel değildi—başka bir dünyadan gelmiş gibiydi.
Zeynep fotoğrafları çekti, fısıldadı: “Peri gibisin!” Sonra bloguna yükledi.
— Ne hashtag koyalım?
— #fabrikanınprensesi, — diye şakalaştı Leyla. — Zaten hep atölyede dikiyorum.
Birkaç gün sonra Zeynep fabrikaya koşarak geldi.
— Leyla! Şey yani… İstanbul’dan bir modacı yazmış! Blogda elbiseni görmüş. Seninle konuşmak istiyor!
— Ne?.. Ciddi misin?
— Bak! — Zeynep telefonunu uzattı. — Adı Arda Valent. Showroom’u var, ünlülerle çalışıyor. Tarzının taze olduğunu söylüyor, iletişim bilgini istiyor.
Leyla’nın başı döndü. Kalbi hızla çarpıyordu. Bu… şaka mıydı? Ama değildi. Mesaj gerçekti.
— Aklını mı yitirdin? — annesi kapıda dikilmişti, Leyla teklifi anlatırken. — İstanbul’a mı? Seni orada soyarlar! Borçla dönersin, hepsi bu!
— Anne, bu gerçek bir fırsat. Yeteneğim var, denemek istiyorum.
— Sorumlulukların var! Sen tek başına değilsin! Bize kim yardım edecek? Sen büyüksün!
— Yirmi yedi yaşındayım, anne. Kendi hayatımı yaşama hakkım var.
Kardeşleri kıkırdadı, babası sessiz kaldı. Sonra mırıldandı:
— Hayaller lahana çorbası değil. Karın doyurmaz.
Leyla odasına çekildi. Kalbi ağrıyordu. Ağlamak istiyordu. Ama eskizlerine, dikiş makinesine, kumaş parçalarına baktı. Ve anladı—gidecekti.
Arda Valent onu istasyonda dev örgülü bir kazak ve spor ayakkabılarla karşıladı.
— Leyla? Tanıştığıma memnun oldum. Hadi, çok işimiz var.
Showroom eski bir konağın en üst katındaydı. Aydınlık bir alan, mankenler, kumaşlar, boy aynası. Leyla bir filmin içine düşmüş gibiydi.
— Koleksiyon yapmanı istiyorum. Beş-altı kıyafet. Kumaşı hissediyorsun. Bu nadir bir şey. Ve zevkin var. Gerisini biz hallederiz.
— Emin misiniz?..
— Senden bile.
Leyla başını salladı. Ertesi sabah dikmeye başladı. Atölyenin yanındaki odada yaşıyor, tost yiyor, neredeyse hiç uyumuyordu. Kumaşlar parmaklarının altında şarkı söylüyordu. Elbiseler doğuyordu—rüzgar gibi hafif, hayal gibi cesur.
Arda ona bakıp gülümsüyordu:
— Biliyor musun, sen sadece bir modacı değilsin. Kumaşın şairisin.
Bir ay sonra özel bir defile düzenlendi. Editörler, bloggerlar, birkaç ünlü geldi. Leyla perdenin arkasında titriyordu. Ama ilk kıyafet podyuma çıktığında salon sustu.
Elbiseler canlıydı. Gösterişli değil, sahte değil. Sadece yumuşak bir ışık, ince çizgiler ve her dikişe işlenmiş emek.
Defileden sonra bir moda dergisinin editörü yanına geldi.
— Bu… bir mucize. Sen kimsin?
— Ben mi?.. Sadece fabrikadan Leyla.
— Hayır. Sen bir keşifsin.
İki ay sonra eve döndü. Bir moda evinden staj sözleşmesi ve birkaç yayınla.
Annesi onu sessizlikle karşıladı. Sonra mırıldandı:
— Sibel’le konuştuk, belki yandaki atölyede iş bulursun. Ne var ki İstanbul’da, bizim burada gerçek iş var.
— Anne, geri dönmüyorum. Makinemi ve eskizlerimi almaya geldim. Ve… veda etmeye.
— Yani aileyi terk mi ediyorsun?!
— Terk etmiyorum. Sadece ilerliyorum. Yaşamak istiyorum, sadece hayatta kalmak değil.
Kardeşleri sustu. Babası yere baktı.
— Leyla… — dedi birden. — Özür dilerim. Sadece kaybolmandan korktuk. Ama sen… kendini buldun.
Ona sarıldı. Sonra makinesini topladı, eskiz defterini aldı ve çıktı. KapLeyla İstanbul’a döndü, atölyesindeki masanın başına geçti ve yeni bir kumaşın üzerinde, artık hiçbir şeyin onu durduramayacağını bilerek, gülümsedi.




