Yalnızlıkta mutluluk yoktur.
Gözlerinde parıltıları olan, artık genç sayılmayan Reyhan Hanım, kahvaltıdan sonra çay bardağını yıkadı, yavaşça kahvesini pişirdi ve pencereden dışarı baktı.
“Ne çok yıldır aynı şeyler. Saat, camdaki yansımalar, pencere önünde açık duran kitap ve yalnızlık. Çok erken beni yalnız bırakan kocamı ne kadar özlüyorum,” diye düşündü sık sık.
On yıl önce sevdiği kocasını toprağa vermişti. Zamanla acısı hafiflemişti, ama yalnızlığa alışmak zordu. İlk yıllar onun varlığını sanki yanındaymış gibi hissetmiş, sonra o da geçmişti. Bir gün fark etmiş ve şöyle düşünmüştü:
“Sevdiklerimiz evden değil, ruhumuzdan sessizce çıkarlar, elbette zamanla.”
Son yıllarda yalnızlık ona ağır geliyordu. Artık kendisi gibi yalnız bir erkek bulmayı bile düşünüyordu. Reyhan Hanım etrafı sakin sakin gözden geçiriyor, erkeklere uzun uzun bakıyordu.
“Belki bir gün, belki benim gibi bir kader, benim gibi yalnız bir ruh vardır. Ya olursa?” diye düşünüyordu. Bu düşüncelerle yalnızlığını unutuyor, bir erkeğin yanında oturduğunu hayal ediyordu. Yorgun ruhunda nazik bir melodi çalınıyordu.
Reyhan Hanım, bu arada, uzun süredir komşu apartmandaki emekli albayı fark etmişti. Arkadaşı Ayşe, onunla aynı katta oturuyordu ve kocası Zafer de emekli albayla iyi anlaşıyordu.
Ayşe çoktan Reyhan Hanım’a komşusundan bahsetmişti.
“O da yalnız bir adam, Reyhan’ım, o da dul. Bir kızı var ama ailesiyle uzakta yaşıyor. Nadiren ziyaret ediyor. Çok ciddi bir adam, ama Zafer’le çabuk anlaştılar, bazen şakalaşıyorlar ve hatta balığa çıkıyorlar. Bir bak, Reyhan, bir bak. Sen hep yalnızlıkla kol kola gezmekten vazgeç. İki kişi daha iyi…”
“Bilmiyorum, Ayşe’ciğim, ben nasıl ilk adımı atarım öyle bir konuda? Üstelik, inisiyatif erkekten gelmeli,” diyordu Reyhan Hanım.
Eski bir Türk dili ve edebiyatı öğretmeniydi, kibar bir kadındı. Çok okumuştu, onunla sohbet etmek keyifliydi.
İhsan Bey, gerçekten de emekli bir albaydı. İnce yapılı, uzun boylu, gözlüklü ve bembeyaz saçlıydı. Dik yürür, dizlerini neredeyse hiç bükmezdi. Ama dul bir adam olarak ilginçti. Reyhan Hanım, her geçtiğinde onu gizlice izler, hafifçe başını sallayarak aynı sözü söylerdi:
“Günaydın.” O da aynı şekilde karşılık verirdi.
Bazen ona anlamlı bakışlar fırlatırdı, ama o hiç oralı olmazdı. Apartmanın önündeki bankta oturan teyzeler onun hakkında neler neler konuşurlardı. Tabii sadece onu değil, ama yanlarından geçtiğinde muhabbet kızışırdı. Emine Teyze:
“Duydum ki bu albay, bir zamanlar sıcak bir bölgede görev yaparken kafasından yaralanmış, duyuları tamamen körelmiş.”
“Ne saçmalıyorsun, Emine?” diye atılırdı yaşlı Vesile Teyze. “Oğlum anlattı, uzun süre dürbünle bakmaktan gözleri bozulmuş, o yüzden gözlük takıyor.”
“Aman teyzeler, ben duydum ki erkeklik kısmında sorun varmış, ondan kadınlara bakmıyor,” diye yayardı Gülten, emekli olmuş ve uzun süredir “aktif arayışta” olan bir dul.
Albay hakkındaki dedikodular hiç bitmezdi. Belli ki yalnızdı, kadınlar da çoktu. Reyhan Hanım da bazen onu düşünürdü.
“Bu İhsan Bey kendine özgü biri. Acaba yalnızken ne yapıyor? Belki benim gibi kitap okuyordur. Asker olduğuna göre, muhtemelen savaş filmlerini seviyordur. Ben de severim. Eğer öyleyse, demek ki ortak bir ilgimiz var. Bir de şiir okumayı seviyorum, mesela:
‘Akşam olur, serinlik, ince yağmur. Ve ıssız sokaklarda birkaç yabancı. Kimseyi beklemiyorum. Sen gelmeyeceksin…’ Neden yalnızlık şiirlerini bu kadar seviyorum, bilmem. Belki çok yalnız kaldığımdan, belki de duygusal olduğumdan.”
İşte böyle yaşardı Reyhan Hanım. Bir gün telefon çaldı, ürktü, kitaba dalmıştı. Arayan Ayşe’ydi.
“Reyhan’ım, iyi akşamlar, ne yapıyorsun? Dur, tahmin edeyim, elinde kitap oturuyorsun,” diye güldü arkadaşı telefonda.
“Aynen öyle, bildin Ayşe’ciğim,” diye cevap verdi. “Akşamları bana ne yapmak kalıyor ki? Televizyon izliyorum, bazen internette takılıyorum, ama en çok kitap okumayı seviyorsun, bilirsin.”
“Peki sen ne yapıyorsun? Zafer…”
“Biz Zafer’le bir plan yapıyoruz, onun için aradım zaten… Unuttun mu, yarın benim doğum günüm?”
“Ay, affet beni Ayşe’ciğim. Tamamen unutmuşum,” diye içtenlikle itiraf etti Reyhan Hanım.
“Hatırlattığın için sağol, seni kutlamasam çok utanırdım. Belki yarın hatırlardım ama…”
“Tamam, Reyhan’ım, üzülme. Yarın bize gelmeni istiyorum. Zafer’le biraz oturup kutlamak ve sohbet etmek istedik. Tanıdıklar gelecek, çok kalabalık olmayacak.”
“Tabii ki gelirim. Bensiz olmaz,” diye güldü arkadaşı.
Ertesi gün Reyhan Hanım davete hazırlandı. Aynada kendini inceledi: şurada ışın ışın kırışıklıklar, burada hafif sarkmalar.
“Önemli değil, daha akşam olmadı. Ben zarif yaşın kadınıyım,” diye gülümsedi aynadaki kendine.
Akşamüstü arkadaşınınAkşamüstü arkadaşının doğum gününe giderken birden yağmur başladı ve İhsan Bey’in şemsiyesi altında yürürken ikisi de yıllar sonra ilk kez gerçekten yalnız olmadıklarını hissettiler.




