**BABAM DEĞİL, AMA CANIM BABAM**
Küçüklüğümden beri annemin beni “kucağında getirdiğini” biliyordum. Bunu mahallenin iyi kalpli, apartman önündeki banklardan hiç kalkmayan komşu teyzeler ağzından kaçırmıştı. Minicik, narin annem Ayşe’nin, gelinlik gibi süslü eteğinin içinde beni nereden bulup getirdiğini hayal ederdim.
“Çünkü senin baban yok!” diye ukalaca açıkladı üst kattaki Sema. “Sen babasızın birisin!”
“Nasıl yani?” diye şaşırdım.
“İşte öyle! Annen seni ‘uçurmuş’! Baban yok! Bak benim var!” diyerek gururla baktı.
“Ee, ne olmuş?” dedim. “Benim dedemle ninem var! Senin yok.”
“Ha! Nineyle dede mi? Önemli olan erkek! Kadının yanında erkek olmalı! Yoksa eksik sayılır! Annem hep böyle der!”
Akşam yemeğinden sonra her zamanki gibi annemin yanına oturdum. Bizim bir geleneğimiz vardı: Akşamları koltuğa oturur, işlerimizi yaparken sohbet ederdik. Annem el işlerine meraklıydı. Sürekli bir şeyler diker, örer, nakış işlerdi. Ben de ona bakarak boncuklardan bilezik yapar, pul işi resimler yapardım.
“Anne, baba şart mı?” diye sordum, üst kattan gelen seslere kulak kabartarak. Orada her akşam “konser” başlardı, ninemin dediği gibi. Sema’nın babası, dayı Mehmet verirdi bu konseri. Bağırışlardan onun ne durumda olduğu anlaşılırdı. Sadece dayı Mehmet bağırıyor, kadınlar ciyaklıyorsa içmiş demekti. İki taraftan da bağırış geliyorsa ayıktı ve bu onu daha da öfkelendiriyordu.
“Biz onsuz da yaşıyoruz, demek ki şart değil,” dedi annem, saçlarımı okşayarak. Üst kattaki gürültüyü dinliyordu.
“Ama Sema diyor ki, kadının yanında erkek olmalıymış…”
“Güneşim, herkes kendini farklı kanıtlar. Biz kötü mü yaşıyoruz?”
“Hayır,” diye başımı salladım. Gerçekten de iyiydik. Annem büyük bir şirkette muhasebeciydi, iyi maaş alırdı. Hafta sonları kafeye, sinemaya, parka giderdik. Her yaz denize, her sene de köye, annemin arkadaşı Ayşe Teyze’ye giderdik. Ayşe Teyze’nin üç çocuğu vardı ve her kış kocası bahçede kocaman bir kaydırak yapardı.
Üst kattaki konser iyice kızıştı. Dayı Mehmet’in küfürleri bütün apartmanı inletiyordu. Yarım saat sonra annem gülümseyerek koridora geçti. Konser sona yaklaşıyordu. Üst kattan kapı çarpıldı, telaşlı ayak sesleri duyuldu. Annem kapıyı açınca içeri Hatice Teyze’yle Sema daldı.
“Çabuk kapat!” diye bağırdı, ama annem zaten ne yapacağını biliyordu. Kapıya yumruklar yağmaya başladı.
“Ayşe! Aç lan kapıyı!” diye kükredi sarhoş bir ses. “Aç yoksa kırarım! Nerede o s***? Çıksın da bacaklarını kırayım!”
“Gitmezsen polisi ararım,” diye sakince cevap verdi annem. Bu tehditlere alışkındı. Komşu da boş laf etmediğini biliyordu. Annem birkaç kez polis çağırmıştı. Son uyarısını almıştı. Bir daha olursa hapse girecekti.
“Ayşe, yapma!” diye atıldı Hatice. “Adamı hapse atarlar!”
“Zamanı geldi,” dedi annem, mutfağa çay demlemeye giderken.
“Ne diyorsun sen? Kadın erkeksiz nasıl yaşar?” diye peşinden yalpaladı Hatice. “Yalnız kalmak mı iyi?”
Annem durdu, komşusuna baktı. Kirli bornozu yırtılmış, saçları dağınık, gözleri korkudan parlıyordu, birinin altında morluk kabarıyordu.
“Yalnız değilim Hatice. Kızım var. Morluklarım yok. Komşularda da yatmıyorum.”
“Övünecek şeye bak!” diye burun kıvırdı Hatice. “Kızın babasız büyüyor. Erkek eli değmeyince ne olacak haliniz? Morluklar… Döven de sever! Kısacası, kavga etmeyenin keyfi yerinde olmaz! Bugün kavga ettik, yarın daha çok sevecek! Sen de soğuk yatakta yalnız uyuyacaksın!”
Annem başını salladı. Hep aynı konuşma. Hep aynı mazeretler.
İlkokula başladığımda, annemin hayatına dayı Hasan girdi. Dayı Hasan kısa boyluydu ama iri yarıydı. Az konuşur, sakindi. Başta korktum; Sema “aydınlatmıştı” beni:
“Ha! Bu adam sana nasıl baba olsun? Sen onun kızı değilsin! Erkekler başkasının çocuğunu istemez! Şimdi annene kendi çocuğunu yapar, seni ya hizmetçi yapar ya da yetimhaneye gönderir! Öz baba sever, üvey baba üvey işte!”
Tam o sırada balkondan sarhoş dayı Mehmet’in sesi duyuldu: “Sema! Nerdesin, serseri? Hadi eve gel! Bulaşık yok, ev dağınık! Annen işten gelince mi yapacak?”
Dayı Mehmet bir aydır işsizdi. Yeni iş bulamamış, derdini sabah akşam içkiyle unutmaya çalışıyordu. Sema apar topar içeri kaçtı.
Ama dayı Hasan, Sema’nın dediğinin aksine bana çok iyi davrandı. Annemle aynı şirkette mühendisti. Büyük, güzel bir arabası vardı, artık bizi hafta sonları gezmeye götürüyordu. Aynı arabayla denize, köye gider olduk.
Dayı Hasan benimle oynar, oyuncaklar, güzel elbiseler alırdı. Mahallenin zorbaları bana laf atınca hemen çıkagelirdi. Akşamları koltuğa oturur, “kızlarının” el işi yapışını izlerdi.
Annemle dayı Hasan nikahlandığında, küçük bir lokantada kutlama yaptılar. Dayı Hasan gülümseyerek bana döndü:
“Artık bana baba diyebilirsin,” dedi. Ben de sevin




